Connect with us

Ömrünüzü Uzatmak

Diyabet Tedavisinde Çığır Açan 6 Yeni Yöntem

Basın Bülteni

Tarih:

on

Diyabet Tedavisinde Çığır Açan 6 Yeni Yöntem

Tüm dünyada görülme sıklığı giderek artan bir sağlık sorunu olan diyabet, insülin iğnesini sürekli yanında taşımak zorunda olan hastalar için hayatı ciddi ölçüde zorlaştıran bir hastalık. Pankreasın insülin üreten hücrelerinde bozulma olması sonucu ortaya çıkan diyabetin tedavisi günümüzde büyük ölçüde enjeksiyon yoluyla vücuda verilen insülinle sağlanıyor. Kalp krizi, inme gibi akut komplikasyonlardan uzun vadede ortaya çıkabilen körlük, böbrek yetmezliği, nöropati gibi kronik sağlık sorunlarına kadar birçok ciddi sonucu olabilen diyabet, hastaların insülin iğnelerini sürekli olarak yanlarında taşımalarını gerektiriyor. Hasta konforu açısından çok kullanışlı olmayan bu yöntem, son yıllarda yapılan yoğun araştırmalar sonucu artık tedavideki tek seçenek olmaktan çıkmak üzere. Acıbadem Kadıköy Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Özlem Sezgin Meriçliler, diyabet tedavisinde çığır açan 6 yeni yöntem hakkında önemli bilgiler verdi.

Yepyeni İnsülin Türevleri Kullanımda

İlk olarak 1920 yılında keşfedilen insülin tedavisi o dönem için devrim niteliğinde bir uygulama olmuştu. İnsülin önceleri hayvanlardan elde edilirken teknolojik gelişmeler sayesinde laboratuvarda insan insülinleri üretilmesi mümkün oldu. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Özlem Sezgin Meriçliler, halen devam eden araştırmalarda hastanın ihtiyacına göre kısa, orta ve uzun etki süreli insülin türevleri üzerinde çalışıldığını belirtiyor. Hastaya özel tedavi stratejisi geliştirilmesi ve uygulanmasını kolaylaştıran bu yeni türevlerden bazıları yüksek kan şekerini hipoglisemiye yol açmadan 5-10 dakikada düşürmeyi sağlarken, bazılarının etki süresi bir hafta devam edebildiği için haftada yalnızca bir kere uygulanmaları yeterli oluyor.

Solunum Yoluyla (İnhale) İnsülin Almak Artık Mümkün!

Her ne kadar yeni insülin türevleri heyecanla beklense de bugüne dek kullanılan tek yöntem olan enjeksiyon ile uygulanma zorunluluğu geliştirilen yeni insülin türevleri için de geçerli. Oysa diyabet tedavisinde kan şekerinin normal sınırlarda tutulması hedefi kadar önem taşıyan bir başka konu ‘hasta konforu’.

Hastanın sürekli enjeksiyon yapması zorunluluğunu ortadan kaldıran ‘solunum yoluyla insülin alma’ yönteminin 2015 yılından bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanıldığını dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Meriçliler, inhale insülinin şu anda yalnızca kısa etki süreli insülinler için alternatif olabildiğini ifade ediyor. Ancak uzun dönem güvenilirliği henüz kanıtlanmamış olsa da kullanım kolaylığı ve etkili kan şekeri kontrolü sağlayan inhale insülinlerin kullanımının hızla yaygınlaşması bekleniyor.

Hormon Taklitçisi “İnkretinler” İşbaşında!

Yemek sonrası bağırsaklardan salgılanan ve görevleri ağızdan gıda alımı sonrası kan şekeri yükselirken pankreasın insülin salgılamasını artırmak olan hormonlara inkretin hormonları adı veriliyor. Bilim insanlarının uzun süre üzerinde çalıştığı ve bu hormonları taklit eden ilaçlar (inkretinler) artık kullanımda!

Etki süresinin uzamasını sağlayarak pankreasın insülin salgılama yeteneğini artıran inkretin ilaçları, klasik tedavilere göre önemli avantajlar taşıyorlar. Kan şekeri kontrolünde çok etkili olan ve ayrıca merkezi sinir sistemi aracılığıyla beyni etkileyerek iştah azaltıcı etki yapan inkretinler, mide boşalmasını yavaşlatarak tokluk duygusunu uzatıyorlar. Böylece diyabet hastalarının bir kısmının en önemli sorunu olan kilo kontrolü sorunu aşılabiliyor.

İnkretinlerin bir diğer önemli etkisinin bu ilaçların kan şekeri düzeyine bağımlı etki göstermeleri olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Özlem Sezgin Meriçliler, “Yani kan şekeri ne kadar yüksekse inkretinlerin kan şekeri düşürücü etkileri o kadar güçlü, kan şekeri ne kadar düşükse etkileri o kadar az oluyor. Bu sayede hipoglisemi yapıcı etkileri çok azalıyor” diyor. Halen insülin gibi günde bir veya iki kez enjeksiyonla uygulanan inkretinler, ilerleyen yıllarda şu an geliştirme aşamasında olan kibrit çöpü büyüklüğünde bir cihazla kullanılacak.

‘Yapay Zeka’ Diyabet Hastalarının da Hizmetinde!

Günümüzde diyabet hastalarında kan şekeri kontrolü için hastalarda parmak ucundan alınan kanda kan şekerine bakılıyor ve ihtiyaca göre hastaya günde bir ya da birkaç kez insülin uygulanıyor. Elli yıl önceki tedavi yöntemleri ile karşılaştırılınca çağ atlama olarak görülebilecek bu tedavi yine de idealden uzak ve her hastada kan şekeri kontrolünü sağlamakta ve diyabet komplikasyonlarını önlemekte yetersiz olarak yorumlanıyor. Yine son 30 yıldır kullanılan insülin pompalarının ve sürekli kan şekeri takibi yapan monitörlerin, önemli bir gelişme olmakla birlikte, pek çok hastada stabil kan şekeri kontrolü sağlayamadığı ve kan şekerinin yükselmesini ya da şeker düşüklüklerini önleyemediği biliniyor.

Dr. Öğretim Üyesi Özlem Sezgin Meriçliler, son yıllarda sağlık alanında da artık çok yoğun olarak kullanılan yapay zeka uygulamalarının ‘Yapay Pankreas’la artık diyabet hastalarının da hizmetinde olduğunun altını çiziyor. İnsülin pompası ve sürekli kan şekeri monitorizasyonu tekniklerini bilgisayar algoritmaları ile birleştirerek oluşturulan ve ‘yapay pankreas’ (‘biyonik pankreas’) adı verilen cihaz, diğer insülin uygulama yöntemlerindeki birçok soruna çözüm olma umudu taşıyor. Yapay pankreas sürekli otomatik olarak ölçtüğü kan şekerindeki değişime uygun olarak vücuda insülin pompalama özelliği taşıyan bir cihaz. “Akıllı insülin pompası” olarak da nitelendirilen yapay pankreas, kişinin sürekli kan şekeri takibi yaparak insülin düzeyini kendisinin belirlemesi gerekliliğini ortadan kaldırıyor.

“Akıllı İnsülinler” Cilde Yapışıyor!

Bir başka heyecan verici gelişme ‘akıllı insülin’ adı verilen cilde yapışan bantların keşfi. Bu yöntem yapay pankreastan biraz farklı olmakla birlikte aynı mantıkla çalışıyor. Yaklaşık bir liralık metal para büyüklüğünde ve kirpik inceliğindeki bu yapışkan silikon bant, 100’den fazla mikro iğne taşıyor ve bu küçük iğnelerin ucundaki enzimler aracılığı ile kan şekerini sürekli ölçerek şeker düzeyine göre gereken miktarda insülinin kana karışmasını sağlıyor. Bu yöntem, yapay pankreasla birlikte, diyabet tedavisinde bilim insanlarının en büyük hayali olan “sağlıklı bireydeki kan şekeri metabolizmasını en iyi taklit eden yöntemler olma” potansiyelini taşıyor.

Hap Şeklinde İnsülin de Mümkün!

Günümüzde insülin hala sadece enjeksiyonla ya da enjektör tekniği ile çalışan insülin kalemleri / insülin pompaları ile cilt altına uygulanabiliyor. Yıllar içinde daha ince ve kısa iğneler geliştirilerek hasta konforu artırılmaya çalışıldıysa da uygulama sırasındaki acı giderilebilmiş değil. Günde 4-5 kez bu uygulamayı yapan bir hasta için her seferinde acı hissetmek bazen umut kırıcı olabiliyor. 2016 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nden bir grup bilim insanı insülin hapı ile ilgili ilk müjdeyi verdi. Colestosom adı verilen doğal lipid bazlı moleküllerden oluşan bir kapsülün içine yerleştirilen insülin molekülü mide asidinden etkilenmeden barsağa geçip emilerek kana karışabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Özlem Sezgin Meriçliler, bu keşfin ilaç şekline dönüşmesi için hala zamana ihtiyaç olsa da kullanım kolaylığının getirdiği umut rüzgarlarının şimdiden heyecan aşıladığına dikkat çekiyor.

Diyabetle ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

CEVAP BIRAKIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aile Sağlığı

COVID-19 dışındaki hastalıklar için hastaneye gidilmeli mi?

Dr. Öz ve Ekibi

Tarih:

on

Normalleşme sürecinde COVID-19 dışında başka bir hastalık için hastaneye gitmeli miyim?

Coronavirüs ile mücadele ettiğimiz aylar boyunca pek çok kişi hastane randevularını erteledi ve doktor kontrollerine gitmedi. Ancak unutmayın ki Covid- 19’a yakalanma korkusu nedeniyle hastaneye gitmemek sağlığınız üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir ya da hayatınıza mâl olabilir.

 

“COVID-19 Korkusu Sizi Sağlığınızdan Etmesin” konulu yazıya ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Sağlıklı yaşam konusunda bilinçlendirici içerik paylaşımı yaptığımız youtube sayfamızı görüntülemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Aile Sağlığı

D Vitamini COVID-19’dan Koruyor Mu?

Halit Yerebakan

Tarih:

on

Yapılan bazı çalışmalarda, yüksek D vitamini seviyesine sahip olan COVID-19 hastalarının virüsten kurtulma olasılığının çok daha yüksek olduğu görüldü.

COVID-19’un kış ayında ortaya çıkması ve yine bu aylarda yoğun yayılım göstermesi, o zamanlardan beri ‘havalar ısındığında virüs gidecek mi?’ sorusunu hep merak ettirdi.  Uzmanların bu konudaki ilk görüşleri virüsün tamamen yok olmayacağı yönündeydi. Artık havalar ısındı ve virüsün yayılımı da yavaşlamaya başladı. Şimdi merak edilen soru ise bu bir tesadüf mü yoksa virüs gerçekten yaz aylarında yok mu olacak?

Coronavirüsün tamamen yok olmasını sağlayacak olan sıcaklığın 70 derece civarı olduğunu biliyoruz. Coronavirüs bu sıcaklıkta yaşayamıyor ve yok oluyor. Yaz aylarında ise böyle bir sıcaklığa ulaşılmıyor, dolayısıyla da COVID-19 yaz aylarında yok olacak demek pek de mümkün değil. Ancak Rusya İnsan Sağlığı Kurumu’nun yaptığı bir çalışma ile yeni tip coronavirüsün 30 derece ve üzeri sıcaklıklarda bulaşıcılığını kaybettiği gözlendi. Yani coronavirüsün güneş ışığını sevmediği aşikâr. Ayrıca güneş ışığına bir de düşük nem oranı eklendiğinde virüsün yapısı bozulmaya uğruyor ve etkisi kayboluyor.

Araştırmacılara göre her şey yolunda giderse COVID-19’un SARS ve diğer tip coronavirüsleri gibi davranması ve sıcak havalarda yok olup kış aylarında diğer grip, nezle salgınları gibi rutin bir döngüye girmesi olasılık dâhilinde. Elbette henüz COVID-19 bu rutin döngüye dahil olan bir virüs mü kesin bir şey söylemek zor.

D Vitamini yüksek olan hastalar COVID-19’dan kurtulabiliyor

Hava sıcaklıkları arttığında virüs yok olacak mı olmayacak mı diye araştırmalar yapılırken ortaya güneşin bir başka açıdan virüs üzerinde etkili olabileceği sonucu çıktı. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre; D vitamini COVID-19 hastalarındaki ciddi komplikasyonları azaltmaya yardımcı oluyor. 20 yıldan fazla süredir D vitamini hakkında araştırma yapan uzmanlar, D vitamini seviyeleri ile COVID-19 ölüm oranları arasındaki ilişkiyi inceledi ve en yüksek enfeksiyon ve ölüm oranlarının D vitamini seviyesi düşük olanlar arasında görüldüğü ortaya çıktı. Araştırmacılar D vitamininin COVID-19 sonuçlarını olumlu yönde etkilediğini kesin olarak söyleyemese de düşük D vitamini ile COVID-19 ölümleri arasındaki bağlantıyı inkar etmiyorlar.

Bazı ülkeler coronavirüs tedavisinde uygulanan destekleyici yöntemlere D vitamini takviyesi eklemeye ve vatandaşlarını takviye D vitamini almaları konusunda yönlendirmeye başladı. Yapılan çalışma, yüksek D vitamini seviyesine sahip olan COVID-19 hastalarının virüsten kurtulma olasılığının çok daha yüksek olduğunu gösterdi. Bununla birlikte Amerika’daki Northwestern Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma da, ciddi D vitamini eksikliği olan hastaların coronavirüs ile ilgili ciddi sağlık sorunları yaşama olasılığının iki kat fazla olduğunu ortaya koydu.

Sitokin fırtınası ile D vitamini seviyesi bağlantılı

Coronavirüs ile D vitamini arasındaki ilişkiyi inceleyen uzmanlar, bazı coronavirüs hastalarında görülen düşük D vitamini seviyeleri ile, aşırı aktif bir bağışıklık sisteminin neden olduğu hiper-inflamatuar bir durum olan sitokin fırtına tepkisi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu keşfetti. Sitokin fırtınası akciğerlere ciddi şekilde zarar verebiliyor ve akut solunum sıkıntısı sendromuna yol açabiliyor. Bu durum da COVID-19 hastalarını ölüme götürüyor gibi görünüyor.

Gıdalardan da D vitamini alabilirsiniz

D vitamininin en büyük kaynağı güneştir. Güneşe maruz kalındığında ciltte üretilen D vitamini daha sonra karaciğere taşınır. Buradan da, bağırsaklardaki yiyeceklerden kalsiyum taşınmasını arttıran ve kalsiyumun iskeleti güçlü tutmak için yeterli olmasını sağlayan aktif bir hormona dönüştürüldüğü böbreklere taşınır. Gün içinde 30 dakika güneşe maruz kalmak D vitamini almanıza yardımcı olacaktır. Ayrıca somon balığı, mantar, takviye eklenmiş gıdalar ve vitamin tabletleri de D vitamini almanızı sağlar.

 

 

Konuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

www.sabah.com.tr’de orjinalini bulabileceğiniz bu yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Aile Sağlığı

Oruç Tutmak Tüm Vücuda İyi Geliyor

Halit Yerebakan

Tarih:

on

Oruç tutmak belli bir bölgeye ya da organa fayda sağlamıyor, tüm vücut üzerinde olumlu sonuçlar ortaya çıkarıyor.

Oruç tutmak, artık sağlık ve kilo kaybı konularında sıkça duyulan sözcükler olmaya başladı. Her ne kadar farklı yöntemlerle denense de aç kalmak üzerine kurulu bir sistem. Özellikle kilo vermek isteyenler arasında oldukça popüler. 2016 yılında Journal of Translational Tıp dergisinde yapılan bir araştırma 8 hafta boyunca aralıklı oruç tutanların, diğer kontrol grubuna göre daha fazla vücut yağı kaybettiğini ortaya koydu. Obesity dergisinin 2018’de yaptığı bir başka çalışmaya göre ise oruç tutmak, kalori kısıtlamaları olan düzenli bir diyete göre daha fazla kilo ve yağ kaybı sağlıyor. Ancak oruç tutmanın faydaları araştırıldıkça artık daha çok uzman tarafından sadece kilo kaybı için değil, sağlık için de önerilir hale geldi. Üstelik oruç tutmak belli bir bölgeye ya da organa fayda sağlamıyor, tüm vücut üzerinde olumlu sonuçlar ortaya çıkarıyor.


Cilt

Serbest radikallere maruz kalmak cilt hücrelerine zarar vererek kırışıklıklara, lekelere ve ince çizgilere neden olabilir. Oruç tutmak, hücreleri daha dayanıklı hale getirir, cildin daha pürüzsüz ve daha sıkı kalmasını sağlayan oksidatif stresin neden olduğu hasara dayanmalarına yardımcı olur.

Kaslar

Kilo verirken daima kasları ve yağ dokularını kaybedersiniz. Ancak oruç tutmak yağ yakımını arttırır. Bu nedenle diğer diyetlerden daha fazla ve daha az kas kütlesi kaybedersiniz. Daha yağsız kas kütlesi de metabolizmayı hızlandırır.

Beyin

Oruç bilişsel işlevi arttırır, yeni beyin hücrelerinin büyümesini teşvik eder hatta ruh halinizi daha olumlu hale getirebilir. Periyodik olarak kalori kısıtlaması beyne bağlantılarını güçlendiren koruyucu proteinler üretmesi için sinyal verir.

Kalp

Oruç tutmak kötü kolesterol seviyesini yüzde 32’ye, trigliseritleri yüzde 42’ye kadar düşürebilir ve kan basıncı üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir. Tüm bunlar bir araya geldiğinde kalp hastalığı riskiniz önemli ölçüde azalır.

Pankreas

Bir yemeğin ardından yiyeceklerden glikozu emmek ve enerji için kullanmak üzere pankreas insülin salgılar. Oruç tutmak vücudu insüline daha duyarlı hale getirir bu nedenle glikozu işlemek için daha az glikoza ihtiyaç duyulur. Bu da daha düzenli kan şekeri sevilerini teşvik eder ve tip 2 diyabete karşı korur.

Karaciğer

Yapılan bazı araştırmalar oruç tutmanın karaciğer yağlanmasıyla savaşabileceğini düşündürüyor. Oruç tutmak karaciğerin yağ asitlerini emmesini ve aşırı yağın orada depolanmasını önleyen proteinlerin üretimini teşvik eder.

Karın

12-14 saat arası oruç tutmak, inatçı karın yağları da dahil olmak üzere vücudun enerji için yağ yakmaya başlamasını sağlar. Bir çalışmaya göre bir gün 500 kalori ve diğer gün normal beslenme düzenini sürdürenler, yani aralıklı oruç tutanların, geleneksel diyet yapanlar kadar kilo verdiği görüldü.

 

Konuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

www.sabah.com.tr’de orjinalini bulabileceğiniz bu yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Öne Çıkanlar