Bizimle iletişime geçin

Sağlıklı Yaşam

Sürekli Yorgun Hissetmenizin Nedenleri

Halit Yerebakan

Düzenleyen

on

Sürekli Yorgun Hissetmenizin Nedenleri

Son günlerde birçok kişinin muzdarip olduğu en önemli sorunlardan birisi de yorgunluk. Bu durumun sonucunda bilim insanları da kişilerin kendini sürekli yorgun hissetmesi inceledi ve konuyla ilgili araştırmalarda bulundu.  ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nde yapılan araştırmalarda her 3 yetişkinden 1’inin yeterince uyuyamadığını ve gün boyu hep yorgun olduğunu gösteriyor.  Yaşamınızda her bir sabaha yorgun olarak adım atmak, gün içerisinde gerçekleştirdiğiniz rutin ilerinizde bile isteksizlik yaşamak, sürekli halsiz ve bitkin olmak belki de ciddi bir hastalığın habercisi olabilir. Peki ya sizce halsizliğinizin sebebi ne olabilir? Bugünkü köşe yazımda sürekli yorgun hissetmenizin nedenleri var…

Bitkin ve Yorgun Hissediyorsanız Nedeni Susuzluk Olabilir

Kendinizi yorgun hissettiğiniz anlarda şu soruyu kendinize sormayı unutmayın: Acaba ne zamandır su içmiyorum? Yeterince su içmediğinizde enzim aktivitelerinizin azalmasından dolayı kendinizi yorgun ve enerjinizin düşük olduğunu hissedersiniz. Unutmayın ki su vücudun yakıtıdır ve gün içerisinde su içmeyi ihmal ettiğimizde vücudunuzun ihtiyacı olan yakıtı almamış oluyorsunuz. Bunun sonucunda da kendinizi gün içerisinde bitkin ve huysuz biri olarak hissetmeniz kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkar. Kahve ve çay gibi kafeini yüksek içeceklerin tüketimini biraz azaltarak, günde vücudunuzun ihtiyacı olan miktarda su içerek yorgunluğunuzu önleyebilirsiniz.

Diyabet Hastasıysanız Dikkat!

Her yıl bir milyondan fazla kişiye diyabet teşhisi konuyor ve daha pek çoğu maalesef bu hastalığa sahip olduklarının bile farkında değiller. Glikoz adı verilen kandaki şeker, insülin direnci ya da insülinin yetersiz kalması sebebiyle hücrelere geçiş yapamadığından hücrelerde enerji eksikliği ortaya çıkar. Buna bağlı olarak da kişide sinirlilik, kilo kaybı, açlık, aşırı susama, sık sık idrara çıkmanın dışından her zamanda yorgun hissetmek gibi semptomlar görülür.

Anemi, Yorgunluk Nedeni

Kana kırmızı rengini veren ve oksijeni dokulara taşıyan alyuvarlarda bulunan hemoglobin isimli protein sağlıklı bir kişide bulunması gereken miktarın altına düştüğünde anemi (kansızlık) oluşur. Semptomlarından en belirgin olanı kendinizi yorgun hissetmenizdir. Uyku güçlüğü, hızlı kalp atışı, baş ve göğüs ağrıları, konsantrasyon eksikliği ve güçsüzlük görülen diğer semptomlarıdır.

Tiroid, Halsizliğinizin Sebebi Olabilir mi?

Tiroid bezi metabolizmanızı kontrol eden hormonlar üretir ve tiroid bezinin az çalışması ya da hiç çalışmaması vücudun tamamını olumsuz yönde etkiler. Tiroid yetmezliğinde özellikle demir ve B12 vitamini eksikliği görülür. Bu durum da hareketlerde yavaşlamaya, yorgunluk ve halsizliğe neden oluyor.

Yorgunluğun İlk Belirtisi Kalp Hastalıkları 

Kalp hastalıklarının en önemli hatta en erken bulgularından birisi de yorgunluktur. Kalp damar rahatsızlıkları, kalbin oksijen ihtiyacını karşılamasına engel teşkil ettiğinden hastanın yorgun olmasına sebebiyet verir ve en ufak bir harekette bile hasta nefessiz kalır.

Uykusuzluk Yorgun Hissettirir

Kaliteli yaşam tarzınızı tehdit eden ve son zamanlarda en sık rastlanan uyku apnesi (nefes durması) siz her ne kadar dinlendiğinizi düşünseniz de bütün gün kendinizi yorgun hissetmenize neden olan bir uyku problemidir. Çoğunlukla horlama ile birlikte seyreden bu hastalıkta uyku sırasında kısa süreli olarak solunum kesintileri yaşanır. Üst solunum yolunuz birkaç saniyeliğine kapanır, vücuttaki oksijen düzeyi azalır, kalp ritmi yavaşlar ve bu da beyninizin tekrar nefes almaya başlamak için uyandırılmasına neden olur. Bu olayın düzenli bir şekilde tekrarlaması sonucunda da gece uykunuz hatırlanmayacak kadar kısa aralıklarla bölünür. Hasta, sabahları yeterli uykunun alınamaması ile kendisini yorgun hisseder ve konsantrasyon bozukluğu, hatta gün boyu gerginlik yaşar.

Depresyon, Enerjinizi Azaltabilir

Her bireyde farklı semptomlarına rastladığımız depresyon tedavi edilmediği sürece haftalarca, aylarca hatta yıllarca sürebilir. Depresyondaki kişiler genel olarak mutlu oldukları aktivitelerden keyif alamamaya başlar, uyku ve yemek alışkanlıklarında değişiklikler meydana gelir, değersizlik ve mutsuzluk duyguları ortaya çıkar. Bunların dışında enerjilerinde azalma görülür ve sürekli yorgun halleri dikkat çeker.

İdrar Yolu Enfeksiyonu

Sürekli yorgunluk hali idrar yolu enfeksiyonlarının bir belirtisi olabilir. Birçok kadında görülen belirtiler sık idrara gitmek isteği, yanma olabildiği gibi bazılarında ise bu belirtiler hiç fark edilmeyecek kadar hafif olabilir.

 Kronik Yorgunluk Sendromu

Bilinen bir nedeni olmasa da kronik yorgunluk sendromunun stres, sağlıksız beslenme, depresyon, uzun süre yoğun çalışma şekli ve bağışıklık sisteminin zayıflaması ile ilişkilendirilmektedir. Günümüzün en sık rastlanan hastalıklarından birisi olarak kabul edilen kronik yorgunluk rastlanan hastalarda genel olarak sürekli bir şekilde yorgun ve bitkin bir hal görülür. Diğer belirtileri ise baş ağrısı, konsantrasyon bozukluğu, kas ve eklem ağrıları olarak sıralanabilir.

Yorgunluğa İyi Gelen Besinler

Günün ortasında kendinizi yorgun hissetmeye başladıysanız size geçici enerji sağlayan kalorisi yüksek besinlerden uzak durun. İşte sizin için vücudunuzun asıl ihtiyacı olan enerjiye kalıcı çözüm getiren, sağlığınız açısından da oldukça faydalı olan besinleri sıraladık ve tercihi size bıraktık.

  1. Ispanak: Hem magnezyum hem de yorgunluğa karşı savaşmak için hücrelere oksijen sağlamada önemli bir rol oynayan büyük bir demir kaynağı olan bu besin sayesinde vücudunuz daha dirençli hale geliyor. Bununla birlikte, ıspanak ödem atmanızda da oldukça etkili bir riboflavin (B2 vitamini) kaynağıdır.
  2. Ceviz: Yine bir antioksidan özelliğine sahip olan e vitaminini içeren ceviz, fındık, badem gibi besinler bağışıklık sisteminin korunmasına yardımcı oluyor.
  3. Yeşil çay: Bağışıklık sisteminizi güçlendiren ve metabolizmanızı hızlandıran yeşil çay içerisinde barındırdığı ginseng sayesinde vücuda zindelik verir ve özellikle de bahar aylarında günde iki fincan tüketilmesi tavsiye edilir.
  4. Balık: Araştırmalar, antioksidanların egzersizin vücudunuza koyduğu iltihabı ve stresinazalmasına yardımcı olabileceğini gösteriyor. Gücünüzü tamamen artırmabilmek için, yediğiniz balığın yeterince iyi yağ içerdiğinden emin olun. Somon, ton balığı, uskumru ve sardalya gibi omega-3 yönünden zengin balıkları tüketin.
  5. Yoğurt: Sağlıklı bir sindirim sistemi için yağlı yiyeceklerden kesinlikle uzak durmalısınız. Fazla yağ, sindirimi zorlaştırır ve yavaşlatır. Margarin ve benzer katı yağlardan uzaklaşarak zeytinyağını tercih etmeniz, yapmanız gerekenler arasında yer alıyor. Probiyotikler, insan bağırsağında doğal olarak bulunan faydalı mikroorganizmalardır. Faydalı bakteri olarak da tanımlayabileceğimiz probiyotikler; kötü beslenme, antibiyotik kullanımı ve zararlı bakterilerin etkilerine karşı vücudu korumakla görevlidir. Bağırsaklarda bulunan faydalı diğer bakterileri de kontrol eden probiyotikler, günlük diyetinize mutlaka eklemeniz gereken bir kaynaktır. Peki en doğru probiyotik kaynağı nedir? Tabii ki yoğurt…

Vakit Kaybetmeden Doktorunuza Danışın…

Kimseye hayır diyememek, çevrenizdeki insanların beklentilerini karşılamak için harcadığınız enerji bir süre sonra sizi yorar. Ancak unutmayın ki sizin için önemli olan başkalarının değil kendi isteklerinizin değerli olduğudur. Bununla birlikte, aşırı stresli bir yaşam ve her konuda fazla mükemmel olma arzusu da sizi yorgunluğa iten sebepler arasında yerini alır.

Enerjinizi geri kazanmak ve yorgunlukla mücadele etmek için yeterli miktarda kaliteli bir uyku sizin önceliğiniz olmalıdır. Ancak buna rağmen kendinizi halen yorgun hissediyorsanız bunun altında saklanan gizli bir problemin olduğunu bilmeli ve vakit kaybetmeden doktorunuza danışmalısınız.

Yorgunlukla ilgili farklı bir yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Okumaya Devam Et
Yorum bırakmak için tıklayın

Yanıt bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sağlıklı Yaşam

Akdeniz Tipi Beslenme Alzheimer Riskini Azaltır

Basın Bülteni

Düzenleyen

on

Akdeniz Tipi Beslenme Alzheimer Riskini Azaltır

Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Burcu Örmeci, “Akdeniz tipi beslenme, düzenli fiziksel aktivite, iyi sosyal yaşam, sürekli öğrenmeye devam etme ve bilişsel aktiviteler yapma, iyi uyuma, kronik hastalıklarla iyi tedavi uyumu gibi önlemler Alzheimer hastalığı riskini azaltır.” ifadelerini kullandı.

Yeditepe Üniversitesi’nden “21 Eylül Dünya Alzheimer Günü”ne ilişkin yapılan açıklamada görüşlerine yer verilen Örmeci, demans yani bunamanın, yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak düşünülmesinin, hasta yakınlarının hastalığın erken dönem bulgularını başka bahaneler bularak bir süre görmezden gelmesinin ya da bilgi eksikliği gibi nedenlerin, Alzheimer tanısını geciktirdiğine dikkati çekti.

Alzheimer ile demans sendromunun sık karıştırılan iki kavram olduğunu aktaran Örmeci, “Aslında Alzheimer hastalığı da bir tür demans yani demans kelimesi geniş bir kavram. Alzheimer hastalığından başka hastalıklar da bu kavramının içinde yer alıyor. Örneğin, damarsal hastalıklarla ilişkili demans, Pick hastalığı demansı, Parkinson hastalığı demansı, Lewy cisimcikli demansı gibi…” ifadelerini kullandı.

Örmeci, birçok başka hastalığın demans çatısı altında toplandığını kaydederek, bütün demanslar içinde en sık görülenin yüzde 60-70 oranla, Alzheimer hastalığı olduğunu vurguladı.

“Unutkanlıktan yakınanların çok azı demans tanısı alıyor”

Doç. Dr. Burcu Örmeci, günümüzde birçok insanın unutkanlıktan yakındığını belirterek, “Bunların çok azı demans tanısı alıyor. Demansta, beynin diğer işlevlerinin de bozulmasına bağlı olarak unutkanlığa ek olarak, birçok belirti ortaya çıkıyor. Yani, unutmanın yanında dil ve algı bozuklukları, kişilik değişiklikleri, muhakeme bozuklukları, yeti kaybı da görülüyor.” ifadelerini kullandı.

Örmeci, birlikte yaşadığı kişilerin ya da yerlerin isimlerini unutmak, bulunduğu mekana yabancılaşmak veya odaları ve tuvaleti bulamamak, muhakeme yapamamak ve inisiyatif alamamak şeklinde gelişen semptomların, zaman içinde kişiyi tek başına yaşayamaz noktasına getirdiğini aktardı.

Oysa, günümüzde unutkanlıktan yakınan çoğu kişide gerçek sorunun, yoğunluktan kaynaklanan dikkat bozukluğu ve buna bağlı ortaya çıkan bilgiyi kaydetmekte yetersizlik olduğuna işaret eden Örmeci, “Aslında yaşanan gerçek bir unutkanlık değil. Kişi hali hazırda kaydetmemiş olduğu bilgiyi arar, bulamaz ya da hatırlayamaz. Bu durumda unuttuğunu zanneder. Demans kavramındaki unutkanlık ise daha önceden kaydedilmiş ve kullanılmakta olan bilginin, geri dönüşümsüz şekilde kaybedilmesidir. Bu bilgiler için sonradan hatırlama olmaz. Kaybedilmiş bilginin yeniden öğrenilmesi de genellikle mümkün değildir.” bilgisini verdi.

Örmeci, demans kavramı içindeki birçok hastalık ve Alzheimer hastalığının günümüz için bilinen net bir tedavisi olmadığına dikkati çekerek, “Ancak bazı vitamin eksiklikleri ya da ilaçlara bağlı, bazı beyin kanamaları veya beyindeki su miktarının artmasına bağlı demanslar tedavi edilebilir. Böylece hasta eski haline dönebilir. Bu tedavi edilebilir nedenlerin tümü için en önemli nokta, demans tablosu kalıcı olmadan erken tedavi uygulanmasıdır.” ifadelerini kullandı.

“Yeti kaybına neden olan unutkanlık, yaşlanmanın doğal bir süreci değil”

Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Nöroloji Uzmanı Örmeci, Alzheimer hastalığının yaşla birlikte artış gösteren bir sorun olmakla birlikte yaşlanan herkeste ortaya çıkmadığını belirtti.

Kişinin sağlıklı olduğu sürece hafızasının tam olarak çalıştığının altını çizen Örmeci, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Yeti kaybına neden olan unutkanlık yaşlanmanın doğal bir süreci değil. Genç ve orta yaşlı kişilerde de demans tablosu ortaya çıkabilir. Bunlara erken başlangıçlı demans/Alzheimer hastalığı adı verilir. Erken başlangıçlı demanslarda genetik faktörler belirleyicidir. Kalıtımsal özellikler içerir. Ailede erken başlangıçlı demans tanısı almış kişi varsa genetik risk artar.

Geç başlangıçlı Alzheimer hastalığında genetiğin katkısı oldukça azdır. Daha çok çevresel faktörler (zehirli gazlar, radyoaktivite, enfeksiyon ajanları, yapay katkılı besinler…) ve diğer hastalıklar risk faktörlerini oluşturur. Ailede tanı almış kişi sayısı arttıkça veya tanı alma yaşı gençleştikçe genetik risk artar. Ailede Alzheimer tanısı almış sadece bir kişi varsa ve tanı yaşı 65’in üstünde ise genetik risk neredeyse toplumla aynıdır.”

Örmeci, alüminyumlu ürünlere uzun süre maruz kalmanın Alzheimer hastalığı riskini artırdığına dair kesin kanıt niteliğinde bilimsel veriler bulunmadığını belirterek, “Yapılmış birkaç çalışma olmasına karşın, kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurmak için yeterli değildir. Ancak, diğer tüm metal ve ağır metaller gibi, alüminyum da çevresel risk faktörleri arasında gösterilir.” ifadelerini kullandı.

“Kişilik yapısının değişmesi bazı demanslarda en erken bulgu olabiliyor”

Doç. Dr. Burcu Örmeci, günümüzde Alzheimer hastalığını ilaçla önlemek veya tedavi etmenin mümkün olmadığını belirterek, ancak riski azaltmaya yönelik önlemler alınabileceğini ifade etti.

Örmeci, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Akdeniz tipi beslenme, düzenli fiziksel aktivite, iyi sosyal yaşam, sürekli öğrenmeye devam etme ve bilişsel aktiviteler yapma, iyi uyuma, kronik hastalıklarla iyi tedavi uyumu gibi önlemler Alzheimer hastalığı riskini azaltır. Bir kişi Alzheimer tanısı aldığında, bu hastalık 10 yıl kadar önce başlamış, ancak klinik olarak fark edilmesi zaman almış olabilir. Kafaya alınacak travmalardaki risk, boksörlerde olduğu gibi, kafaya kronik travma alınmasıdır. Kronik travma beyin hücrelerinin zaman içinde yavaş yavaş ölmesine neden olur. Ölen hücre miktarı belirli bir seviyeyi aşınca demans tablosu ortaya çıkar. Tek ve şiddetli bir travmadan sonra ortaya çıkan hafıza sorunlarına demans adı verilmez. Bu durumda tanı, travma sonrası beyin hasarı olarak konur.”

Alzheimer hastalığı ile nasıl yaşanabileceğine değinen Örmeci, “Çok sinirli ve agresif kişilerin, uysal ve sakin olabildikleri de gözleniyor. Kişilik yapısının değişmesi özellikle bazı demanslarda en erken bulgu olabiliyor. Ancak burada sorun kesinlikle kalıcı ve ilerleyici olmasıdır. Geçici mizaç ve huy değişiklikleri herkesin başına gelebilen normal bir süreçtir. Dolayısıyla ayrımın iyi yapılması gerekir.” bilgisini verdi.

Örmeci, şu ifadeleri kullandı:

“Alzheimer hastalığı uzun vadede yaşamı kısaltan bir hastalık olmakla birlikte hasta toplum içinde ve sosyal yaşamda çok uzun yıllar kalabilir. Hastanın hayat kalitesini artıracak destek tedavilerle hastalık uzun süre kontrol altında tutulabilir.

Alzheimer, hem hastanın hem de yakınlarının bir arada ve tedavinin içinde olmasını gerektiren bir hastalıktır. Ancak Alzheimer hastası bulunan bir ailede, bireylerin de hayat kalitesi, sosyal durumu, işleri ve sağlığı mutlaka gözetilmelidir. Sadece hasta ön plana alınıp, üretken çağdaki yetişkinler ve özellikle çocuklar ihmal edilmemelidir.”

Alzheimer hastalığıyla ilgili farklı bir yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Sağlıklı Yaşam

Tüp Bebekte Yeni Dönem

Basın Bülteni

Düzenleyen

on

Tüp Bebekte Yeni Dönem

Son 10 yıldır, erkek kısırlığının tedavisinde çığır açan teknolojik gelişmelere bir yenisi daha eklendi: Elektrik aktivasyonu. Uzmanlar, bu yöntemle özellikle menide hiç canlı sperm hücresi bulunmayan veya olgun olmayan sperm hücresi bulunan erkeklerin dahi çocuk sahibi olabileceğine dikkat çekiyor. İşte tüp bebekte yeni dönem…

Genel kısırlık nedenlerine bakıldığında %30-35 kadarının erkek kaynaklı olduğu görülüyor. Sperm sayısındaki azlık, hareket sorunları veya spermdeki yapısal sorunlar, erkek kısırlığının ana sebeplerini oluşturuyor. Bu gruptakilerin yaklaşık üçte birinde, menide canlı sperme rastlanmıyor. Bu duruma Azoospermi adı veriliyor. Türkiye’deki üreme tıbbının öncülerinden biri olan Centrum Clinic Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, erkek kısırlığı ve tüp bebekte elektrik aktivasyonu dönemi hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

Toplumun %1’ini İlgilendiriyor

Kısırlık sorunu ile doktora başvuran 100 erkekten 15’inde rastlanılan azoospermi toplum genelinde 100 erkekten 1’inde görülüyor. Bu erkeklerin mutlaka iki kez sperm vermesi ve tanının testler sonucu netleştirilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Recai Pabuçcu, tek bir örneğin yeterli olmadığını ve eğer tanı netleştirildi ise nedene yönelik tetkiklerin yapılması gerektiğini söyledi.

Pabuçcu, “Azoospermi olgularının %30-40 kadarında sperm üretimi oluyor ancak kanallarda tıkanıklık var, yani sperm dışarı atılamıyor. Bu durumda, çeşitli teknikler ile sperm elde etmek kolay ancak kalan %60-70 kadar olguda spermlerin üretiminde bozukluk olabilir ki bu durumda mutlaka genetik ve hormonal inceleme yapılarak uygun olgulara hormanal tedavi verilmelidir.

Üretim sorunu var ise, bu olgularda hormonal tedaviyi takiben, TESE olarak adlandırdığımız, testislerden cerrahi yöntem ile sperm elde edilmesi işlemi uygulanıyor. Bu işlemden sperm elde etme olasılığımız yaklaşık %30-40. Kalan büyük bir kesimde maalesef sperm elde edilemiyor. Bu da çiftlerde ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor. Bazen de olgun sperm değil de öncül sperm hücreleri elde ediliyor. Bu hücrelere genel olarak yuvarlak sperm hücreleri adı veriliyor. Bu öncül-yuvarlak sperm hücreleri ile yapılan tüp bebek tedavisinde başarı neredeyse sıfır.” dedi.

Elektrik Aktivasyonu Yöntemi ile 90 Sağlıklı Bebek

Öncül sperm hücreleri, TESE işlemi uygulanmış azoospermik olguların birçoğundan elde ediliyor ancak bu hücrelerin yumurtaları dölleme kapasiteleri oldukça zayıf. Geçtiğimiz yıllarda Japonya’da, yeni bir teknoloji ile bu öncül spermlerin yumurtayı dölleme kapasiteleri artırıldı. Elektrik aktivasyonu tam da burada devreye giriyor. Elde edilen yuvarlak-öncül sperm hücreleri, yumurta içine verilmeden önce özel birtakım süreçlerden geçiriliyor ve sonrasında yumurta ile birlikte elektrik akımına maruz bırakılıyor. Bu yönteme de kısaca elektrik akımı ile aktivasyon adı veriliyor.

Bu yöntem ile bugüne dek 90 (doksan) canlı bebek elde edildi. Çok yeni yapılan bir çalışmada da bu bebeklerin 2 yaşlarına kadar herhangi bir olumsuz durum ile karşılaşmadıkları gözlemlendi. Yani azoospermik bir erkekte, olgun sperm hücresi yok ama yuvarlak öncül hücre var ise, elektrik akımı ile sağlıklı bebek şansı da var. Bu teknoloji, ilerleyen dönemde azoospermik erkeklere umut ışığı olacak gibi görünüyor.

Tüp bebekle ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Sağlıklı Yaşam

Zamanının Çoğunu Ayna Karşısında Geçirenler Dikkat

Basın Bülteni

Düzenleyen

on

Zamanının Çoğunu Ayna Karşısında Geçirenler Dikkat

En belirgin yeme bozuklukları olan Anoreksiya Nervoza ve Bulimia Nervoza nedir? İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Hakan Atalay, yeme bozukluklarını ve psikolojik sebeplerini açıkladı. Zamanının çoğunu ayna karşısında geçirenler dikkat etmeli…

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Beden Kitle İndeksi (BKİ) 17 kg/m2’nin altı anlamlı ölçüde “düşük ağırlıklı” kabul edilir.

Kendinize Beden Ağırlığınıza Göre Değer Vermeyin!

Anoreksiya Nervoza’nın esas özelliği, kişinin enerji alımını yaşına, cinsiyetine, gelişim dönemindeki ihtiyaçlarına uymayacak şekilde kısıtlaması ve sonuçta kilo kaybetmesi ve beden ağırlığının normalin altına düşmesidir. Ayrıca, kişinin beden ağırlığını ve biçimini algılaması da bozuktur. Bazıları tüm bedenini şişman olarak görürken bazıları da zayıf olduğunun farkında olmakla birlikte bedeninin (kalça, karın, gibi bazı kısımlarını) “şişman/yağlı” görebilir. Kendisine yanlış beden algısına göre değer verir ya da vermez ve zayıf olduğunu kabul etmez.

Kişi Ayna Karşısından Ayrılmaz

Kişi sık sık tartılır, bedeninin bazı kısımlarını ölçer durur ya da ayna karşısından ayrılmaz. Doktora genellikle aile üyeleri tarafından getirilir, çünkü kendisi durumundan şikayet etmez, doktora gelirse bile yememenin ortaya çıkardığı psikolojik ve bedensel sorunlar yüzünden gelir. Beslenme yetersizliğinden kaynaklanan bu sorunlar diş çürümelerinden (adetlerin kesilmesi gibi) hormonal düzensizliklere, sindirim güçlükleri ve bağırsak hastalıklarına, kansızlığa, böbrek hasarına, hatta beyin küçülmesine kadar uzanabilir. Bu yüzden, psikiyatriden önce kadın doğumculara, gastroenterologlara, endokrinologlara ya da diş hekimlerine gidebilirler. Olguların bir kısmı örneğin, kalp kası erimesine bağlı kalp yetmezliğinden ya da sodyum, potasyum gibi elektrolitlerin dengesizliklerinden dolayı hayatını kaybedebilir. Dolayısıyla, kimi durumlarda yatırılarak tedavi edilmesi gerekir.

Bulimia “Tıkınırcasına Yeme” Ataklarıyla Kendini Gösterir

Bulimia Nervoza, sonuçları açısından Anoreksiya ile benzerdir. Sadece davranış biçimleri değişir. Bulimia “tıkınırcasına yeme” ataklarıyla kendini gösterir. Genellikle abur cuburdan oluşan gıdalar hızla ve çoğu kez gizlice tüketilir ve bunun sonucunda kişi pişmanlıkla bu “yükten” kurtulmak için kusar; boşaltım sistemlerini hızlandırmak için ilaçlar kullanır ya da çok fazla egzersiz yapar.

Tedaviye Geç Kalmayın!

Tedavide öncelikli olarak bedenin fizyolojik dengesinin kurulması, beslenmenin düzenlenmesi esastır. Aynı zamanda psikofarmakolojik ve psikoterapötik müdahalelere de başlanır. Yatırılması gerekmeyen ve uygun zamanda başlanmış ilaç ve psikoterapiyle izlenen hastalarda hastalığın seyri tedavi görmeyen olgulardan çok daha olumludur ve ölüm nadir görülür.

Beslenme bozukluğuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Öne Çıkanlar