Bizimle iletişime geçin

Bilinçli hasta

Renkli Gözlüler Ağrıya Daha Dayanıklı!

Halit Yerebakan

Düzenleyen

on

Renkli Gözlüler Ağrıya Daha Dayanıklı

Bilim insanlarının yaptıkları bazı araştırmaların sonuçları çok çarpıcı! Renkli gözlüler, kahverengi göz rengine sahip insanlara göre bazı konularda daha şanslılar. Mesela, ağrı eşikleri çok daha yüksek.

Yapılan araştırmalar hastalıkların bir kısmının, teşhisinden çok daha önce ipuçları verdiğini gösteriyor. İnsan bedeni öyle mükemmel bir sistem ki bir şeyler yolunda gitmediğinde sahibini uyaran sinyaller verebiliyor. Bunlar; ağrı, doku değişimi ve benzer farklılıklarla kendini gösteriyor. Peki bu bulgulardan önce sadece fiziki yapınıza bakarak hangi hastalıkları taşıyor olma ihtimaliniz olduğunu biliyor musunuz?

BOYU KISALAR UZUN YAŞIYOR!

Öncelikle bedeninizin en belirgin özelliklerinden bir olan boyunuzun bazı hastalıklar için gösterge olduğundan başlayalım. National Acedemy of Sciences’da yayınlanan bir araştırmaya göre, boyu 157 santimden kısa olan insanların 100 yaşına kadar yaşama şansları çok yüksek. Araştırmacılar, vücudun oksidatif stresten (her gün çevremiz, yaptığımız aktiviteler ve yediğimiz yiyeceklerden ötürü maruz kaldığımız radyasyondan gelen hücre hasarı) iyileşmesinde yardımcı genin boyu belirleyen genle bir şekilde bağlantılı olduğunu tahmin ediyor. Tahminlerine göre daha uzun boylu insanlar, oksidatif strese kısalar kadar iyi yanıt vermiyor.

KOKUDAN PARKINSON TEŞHİSİ

Annals of Neurology’de yayınlanan başka bir araştırmaya göre, koku alma yeteneğiniz sağlığınız hakkında size mesaj veriyor. Limon, tarçın, muz, nane gibi kokuları tam olarak tanımlayamayan insanlar, bunu yapabilenlere göre beş kat fazla Parkinson hastası olma riski taşıyor. Yani bu saydığım kokuları alamıyorsanız dikkat: Parkinson hastası olabilirsiniz! Yapılan araştırmalar, beynin Parkinson hastalığından etkilenen öncelikli bölümünün, koku alma ile ilgili kısım olduğunu gösterdi. Koku alma yeteneğindeki azalma Parkinson hastalığının erken belirtilerinden biridir. Hatta hastalığın kesin teşhisinden 7 yıl önce bile ortaya çıkabilir. Fransa’da yapılan bir araştırmaya göre; baldır ölçünüz yatkın olduğunuz hastalıklar için belirleyici olabilir. Fransız araştırmacılar, baldır çapı 33 santimden az olan kadınların felç riskinin çok daha fazla olduğunu keşfetti. Bu kadınlarda karotis arterin tıkanması daha olasıdır; bu tıkanıklık ile küçük kan pıhtısı parçaları koparak beyindeki küçük damarlara gider ve bu damarların tıkanmasına neden olabilir. Beyinde damar tıkanıklığı da felç olmaya yol açar. İngiltere’de yapılan bir araştırma, 50-70 santimetre arası bacak uzunluğuna sahip olan kadınlarda karaciğer hastalıklarının göstergesi olan dört enzimin daha yüksek olduğunu ortaya çıkardı.

KOYU GÖZLERDE KATARAKT OLUYOR

Eğer gözleriniz koyu tonlara sahipse katarakt olma ihtimaliniz diğerlerine göre daha yüksek demektir. Farklı sebeplere bağlı olarak da gelişebilen katarakt, genelde yaşa bağlı olarak ortaya çıkar ve göz bebeğinin etrafında dumanlı bir hare görüntüsü oluşturur. American Journal of Ophthalmology’de yayınlanan bir araştırmaya göre; koyu renk gözleri olan kişilerin katarakt hastalığına yakalanma ihtimalleri, diğerlerine oranla 1.5-2.5 kat daha fazla. Yapılan araştırmalar mavi gözlü kişilerin bir cilt hastalığı olarak bilinen vitiligoya yakalanma ihtimallerinin diğerlerine göre daha düşük olduğunu gösteriyor. Vitiligo, cildin bazı bölgelerinde görülen renk açılmaları olarak tariflenebilir. 2012 yılında Nature adlı dergide yayınlanan bir istatistiğe göre, mavi gözlü kişilerde vitiligo, diğerlerine oranla daha az görülüyor. Yaklaşık üç bin vitiligolu Kafkas’ın katılımıyla gerçekleştirilen bu istatistiki çalışmada, üç bin katılımcının yüzde 27’sinin mavi, yüzde 30’unun yeşil veya ela, yüzde 43’ünün ise koyu renk gözlere sahip olduğu saptanmış. Kafkas halkının genel göz rengi dağılımına bakacak olursak; yüzde 52’sinin mavi, yüzde 22’sinin yeşil ya da ela ve yüzde 27’sinin kahverengi gözlere sahip olduklarını görebiliriz. Bu rakamlar arasındaki belirgin oran, koyu renk gözlere sahip kişilerin vitiligoya daha fazla yakalandıkları tezini doğrular nitelikte.

ALKOLE KARŞI DAHA DUYARLILAR

Eğer kahverengi ya da siyah gözleriniz varsa, mavi ya da yeşil gözlülere göre daha az alkol almalısınız. Alkol tüketiminin, göz rengi ayrımına bakmadan herkes için son derece ciddi zararları olduğu uzun yıllardır bilinmekte ve tüketilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ancak alkol hassasiyeti diğerlerine oranla daha yüksek olanların incelendiği araştırmalarda, koyu renk gözleri olanların daha hassas oldukları ortaya çıkmış. 2001 yılında Personality and Individual Differences’da yayınlanan bir araştırmaya göre; koyu renk gözleri olan kadınların alkol duyarlılığı, diğerlerine göre daha yüksek.

SARI NOKTAYI ETKİLEYEBİLİYOR

2014 yılında düzenlenen American Pain Society’de bilim adamları tarafından açıklanan sonuçlara göre; mavi, yeşil ya da ela gözlü kadınların ağrıya dayanıklılığı, kahverengi ya da siyah gözlü olanlara oranla çok daha yüksek. Halk arasında sarı nokta hastalığı olarak bilinen makula dejenerasyonu, yaşa bağlı olarak gelişen görme bozukluğu olarak tariflenebilir. Sarı nokta hastalığı ve sahip kişilerin göz rengi arasındaki ilişkinin incelendiği net bir araştırma henüz yapılmadı. Ancak küçük çaplı ve istatistiğe dayanan çalışmalar mevcut. Buna göre, hastaların göz renkleri ve dağılımı incelendiğinde mavi, yeşil ya da ela gözlülerin çoğunlukta oldukları tespit edilmiş.

www.sabah.com.tr’de orjinalini bulabileceğiniz bu yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bilinçli hasta

Aort Damar Yırtılması

Halit Yerebakan

Düzenleyen

on

Aort Damar Yırtılması

Aort damarı, vücudumuzda yer alan en önemli ana damardır. Direkt olarak kalpten çıkan bu damar hattımız, kanın tüm vücuda yayılmasını sağlar. Aort damarı yapı olarak üç katmandan meydana gelmektedir. İlk katman kanın asıl olarak aktığı kısımdır. Damarın en dış kısmı ile bu ilk katman arasında bir ikinci katman bulunmaktadır. Aort damar yırtılması ise çok nadir bir durum olsa da ölümcül bir durumudur.

Hayati tehlike oluşturan aort yırtılması; kanın akmakta olduğu ilk katmandan kendisine farklı bir yol bulması ve ikinci katmana akması durumudur. Bu akış ile birlikte aort damarında yer alan katmanlar birbirinden ayrılır. Kanın kendisine bulduğu bu yolda hızlı bir şekilde akması ise damar yırtılır. Aort damarının en dış katmanında patlamanın meydana gelmesi durumunda ise hastanın hayatını kaybetme ihtimali oldukça fazladır. Bu durumun görüldüğü vakaların yarısı ilk 48 saat içerisinde yaşamlarını kaybetmektedir.

Aort Damar Yırtılması Nedenleri Nelerdir?

Aort damar yırtılması, erkeklerde kadınlara oranla iki kat daha fazla görülmektedir. Özellikle 60 ile 80 yaş arası bireylerde görülen bu durum, pek çok nedene bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Bunların başında yüksek tansiyon gelmektedir. Yüksek tansiyona bağlı damar içi basıncı artar ve aort yırtığı meydana gelebilir. Bunun yanında damar sertliği ve ani gelişen travmatik durumlar da aort damarının yırtılmasına neden olabilir.

Ayrıca aort damarının belli bir kısmının yeterince gelişmemiş olması, damar yapısındaki farklılıklar ve aort damarını da etkileyen bir ameliyat geçirilmiş olması da aort yırtığına neden olabilmektedir.

Aort Yırtığı Belirtileri ve Tedavisi

Aort yırtığı belirtileri arasında en önemlisi aniden gelişen göğüs ağrısıdır. Bu ağrı öyle şiddetlidir ki hasta iç organlarının yırtıldığı hissine kapılabilir. Ağrı göğüste başlayıp sırt, boyun ve çeneye yayılabilir. Yaşanan bu ağrının şiddeti giderek artar ve kişilerde felç, körlük ve baygınlık hali meydana gelebilir.

Aort diseksiyonunda teşhisin bir an önce konulması hayati önem taşımaktadır. Çünkü aort yırtığı belirtileri, diğer birçok hastalığın belirtileri ile benzerlik göstermektedir. Aort yırtığı tedavisi için hasta acil olarak ameliyata alınır ve yırtılan damarın yapay bir damar ile değiştirilmesi sağlanır. Ancak bazı vakalarda cerrahi müdahaleye gerek kalmadan ilaç tedavisi de uygulanabilir.

Aort damarıyla ilgili farklı bir yazıma burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Güncel tedavi yöntemleri ile hastalığınızdan kurtulmak için hemen randevu alın.  +90 551 379 72 56

Okumaya Devam Et

Bilinçli hasta

Şah Damarı ve İnme

Halit Yerebakan

Düzenleyen

on

Şah Damarı ve İnme

Şah damarı (karotis), boynumuzun her iki yanında bulunan ve beynimize kan taşınmasını sağlayan atardamarlardır. Beynimizin ihtiyacı olan kanın çok büyük bir kısmını taşıyan şah damarın tıkanması ya da daralmasının en önemli sebebi, damar sertliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Damar sertliği ise sadece şah damarımızı değil, vücudumuzda yer alan diğer damarları etkileyen bir durumdur.

Şah damarının duvarı esnektir ve iç yüzeyi ise pürüzsüz bir yapıdadır. Ancak yüksek kan kolesterol seviyesi ve sigara kullanımı nedeniyle şah damarının duvarında yağ, kireç ve kolesterol gibi maddeler birikmeye başlar. Bu maddelerin birikmesi de şah damarının duvarında kalın bir kireç tabakasının oluşmasına neden olur. Damarın sertleşmesine neden olan kireç tabakası kan akımının da azalmasına neden olabilir. Şah damarındaki kan akımının kritik düzey altına düşmesi ise, beynin beslenememesine ve beraberinde inme gibi durumlara neden olabilmektedir.

Şah Damarı Darlığı-Tıkanması Sonucu İnme Belirtileri

Şah damarı daralması inmeye neden olabilecek ciddi bir durumdur. Bunun ilk nedeni damarın kireç tabakası nedeniyle tam olarak tıkanması ve beyne giden kan akımının durmasıdır. Yine şah damarında meydana gelen bu kireç tabakası üzerinde pıhtılar oluşabilir ve bu da beyne giden kan akımını engelleyebilir. Ayrıca kireçlenme tabakasından küçük kireç parçalarının kopması, bu parçaların kan akımı ile ince beyin damarının içine kaçması ile ani tıkanmalar ve inme meydana gelebilir.

Şah damarı tıkanıklığı, damar çapının ciddi oranda daralmasına kadar belirti vermeyebilir. Bu daralmanın kritik düzeye gelmesi sonucunda beynin ihtiyacı olan kan karşılanamaz ve “geçici iskemik atak” yani inme yaşanabilir. Geçici iskemik atak belirtileri ise şunlardır:

  • Kolda, bacakta ve yüzde uyuşma
  • Kolda, bacakta ya da vücutta kuvvet kaybı
  • Yüz yarısında felç,
  • Görme kaybı ya da bulanık görme
  • Konuşma güçlüğü,
  • Konuşulanları anlayamama,
  • Baş dönmesi,
  • Bilinç kaybı,

Bu geçici inme hali uyarıcı niteliğindedir. Hastayı, yaklaşan daha kalıcı bir inme durumuna karşı uyarır niteliktedir. Bu duruma neden olan karotis damar darlığı doğru şekilde tedavi edilemez ise hastanın kalıcı iskemi yani inme/felç durumu ile karşılaşması olağandır.

Konuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Güncel tedavi yöntemleri ile hastalığınızdan kurtulmak için hemen randevu alın.  +90 551 379 72 56

Okumaya Devam Et

Bilinçli hasta

Obezite Cerrahisi Hakkında Bilinmeyenler

Basın Bülteni

Düzenleyen

on

Obezite Cerrahisi Hakkında Bilinmeyenler

Çağımızın hastalıklarından birisi olan obezite, vücuttaki yağ oranının aşırı artmasına denir. Tedavi edilmediği takdirde kalp rahatsızlıkları, yüksek kolesterol, şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi birçok rahatsızlığa yol açan bu hastalık, aynı zamanda hastaların hareket özgürlüklerini de kısıtlamaktadır. Okan Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Abdulcabbar Kartal, obezite cerrahisi hakkında bilinmeyenler hakkında bilgi verdi.

Şişmanlık Cerrahisi Nedir?

Beden kitle indeksi ya da vücuttaki yağ oranı ölçülerek şişman oldukları belirlenen hastaların kilo vermelerine yardımcı olmak amacıyla sindirim sistemine cerrahi müdahalede bulunulmasına “obezite cerrahisi” ya da “bariatrik cerrahi” denmektedir.

En Uygun Adaylar Kimlerdir?

Öncelikle kişinin en az üç yıldır devam eden obezite şikayetinin bulunması, kronik alkol ve ilaç bağımlılığının bulunmaması ve kabul edilebilir ameliyat riski sınırları içinde olması gerekir. Obezite cerrahisi yapılacak bir hastanın aktif bir psikiyatrik hastalığı olmamalıdır. Yaş sınırlaması olmamakla beraber 20-60 yaşları arasında daha güvenle ameliyat yapılabilir. Cerrahi, kilo vermede son çare olarak düşünülmelidir. Obezite cerrahisi, hormonal rahatsızlığı olmadığı halde kilo veremeyen, diğer tedavi yöntemlerinde başarı sağlayamayan ya da tekrar kilo almış kişilerin, sağlık durumları bozulmaya başladığında yapılmalıdır.

Şişmanlık Cerrahisi Ameliyatı Nasıl Etkili Oluyor?

Obezite tedavisinde cerrahi yöntemleri temelde gıda alımını azaltan, besinlerin emilimini kısıtlayan ya da her ikisini birden sağlayan yöntemler olarak sınıflandırılabiliriz. Kısıtlayıcı ameliyatlarda, midenin hacmi küçültülür; mideye giren gıdaların miktarı ve kişinin yediği gıda miktarı azaltılır. Emilimi azaltan ameliyatlarda, besin emilimini azaltmak için bağırsakların bir kısmı bypass edilir. Ameliyat olan hastanın yapılan ameliyat tipine bağlı olarak aldığı günlük gıda miktarı ve alınan gıdanın bağırsaklarda emilim oranı azalır. Böylece hasta hızlıca kilo verir. Fakat obezite cerrahisinin kilo verme konusunda kesin ve kalıcı bir etki sağlaması için kişinin önemli bir operasyon geçirdiğinin bilincinde olması, ameliyat sonrasında beslenmesine ve egzersizlerine devam etmesi gerekir.

En Sık Hangi Ameliyat Yapılıyor?

Günümüzde obezite cerrahisinde en sık yapılan iki ameliyat gastrik bypass (mide baypası) ve sleeve gastrektomi (tüp mide) ameliyatlarıdır. Bu ameliyatlar laparoskopik olarak, küçük deliklerden yapılabiliyor. Bu yöntem ile daha küçük kesiler ile daha az ağrılı ve güvenli bir şekilde ameliyat gerçekleştirilebiliyor. Gastrik bypass ameliyatında ilk olarak mide hacmi küçültülerek hastanın alabileceği yiyecek miktarı azaltılmaktadır. Buna ilave olarak ince bağırsakların bir kısmı bypass edilmektedir. İnce bağırsakta gıdaların kat ettiği yol kısaldığı için besinlerin emilimi azalmaktadır. Bu ameliyat tekniği yüksek kalorili diyet ile beslenme alışkanlığı olan hastalarda daha fazla tercih edilmelidir. Çünkü bu tip hastalar, az miktarda ama yüksek kalorili gıdalarla beslenme alışkanlığına sahiptirler.

Tüp Mide Ameliyatında Ne Yapılıyor?

Sadece gıda alımını azaltan ameliyatlar ile yeterli kilo kaybına ulaşmak mümkün olmayabilir. Sleeve Gastrektomi (Tüp Mide) ameliyatında ise midenin büyük kenarı kesilip çıkartılarak bir mide tüpü oluşturulur. Bu teknik ile hem midenin hacmi azaldığı için alınan gıda miktarı azalır hem de çıkartılan mide bölümünden salgılanan ve açlık hormonu olarak tanımlanan ‘Ghrelin’ hormon seviyesinde düşme sağlandığı için tokluk hissi oluşumu gerçekleşmektedir. Böylece hastaların normal sindirim sistemi bütünlüğü korunarak hızlıca kilo verebilmeleri sağlanabilir.

Dünyada En Çok Gastrik Bypass Ameliyatı mı Uygulanıyor?

Gastrik bypass ameliyatı yakın zamana kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde en sık uygulanan ameliyat tekniğiydi. Fakat tüp mide ameliyatı hem daha kolay olması hem de bypass ameliyatına benzer sonuçlar elde edilmeye başlanması nedeniyle hem dünyada hem de ülkemizde en sık uygulanmaya başlanan ameliyat olmuştur.

Ameliyat Uzun Sürüyor mu?

Ameliyat süresi yapılan ameliyatın tipine, hastanın şişmanlık derecesine ve cerrahi ekibin deneyim ve tecrübesine göre farklılık gösterebilir. Tüp mide ameliyatları genellikle 60-90 dk kadar sürmektedir. Ayrıca hastanın ameliyata hazırlanması ve uyutulması 20-25 dk ve hastanın ameliyattan sonra uyandırılması da 20-25 dk kadar sürmektedir. Gastrik bypass ameliyatında bu süre bir miktar daha uzun olabilmektedir.

Obezite Cerrahisi Sonrası Ne Kadar Sürede Ne Kadar Kilo Verilir?

Laparoskopikgastrik bypass ameliyatlarında iki yıl sonunda beklenen kilo kaybı yaklaşık yüzde 70, sleeve gastrektomi ameliyatında yaklaşık yüzde 60 civarında olup verilen toplam kiloda hastanın ameliyat sonrasındaki uyumu çok önemlidir. Kilo vermedeki başarı hastanın ameliyat sonrası diyet ve egzersiz programına uyması ile doğru orantılıdır.

Ameliyat Sonrası Ne Zaman İşe Dönmek Mümkün?

Obezite ameliyatlarından sonra genellikle hastalarımıza 15 gün ev istirahati önermekteyiz. Hasta masa başı çalışıyor ise 15 gün sonra işine dönebilmektedir. Yoğun fiziksel aktivite gerektiren işler için ve spora başlamak için yaklaşık 30 gün beklenmesi tavsiye edilir.

Tekrar Kilo Alma Riski Var mı?

Obezite ameliyatlarından sonra kilo verme yaklaşık 1,5-2 sene kadar devam etmektedir. Bazı durumlarda hastalar fazla kilolarını bu süreç tamamlanmadan bir yıl gibi kısa bir sürede verebilmektedir. Ameliyat sonrasında sağlıklı kilo verme ve ideal kilonun korunması için en önemli faktörler dengeli beslenme ve egzersizdir. Bununla beraber uzun dönemde asıl başarı size önerilen tüm kurallara ne kadar uyduğunuza da bağlıdır. Eski beslenme alışkanlıklarını değiştirip, sağlıklı ve dengeli beslenme alışkanlığı edinmek, düzenli egzersiz yapmak, ameliyat sonrası kontrollerini aksatmamak, motivasyonunu bozmamak ve gerekirse psikolojik destek almak verilen kiloların geri alınmaması için önemlidir.

Bu Ameliyatların Riski Nedir?

Obezite cerrahisi tüm diğer ciddi cerrahi müdahaleler gibi belirli riskler taşır. Standart risk faktörleri hastanın genel sağlık durumu, hastanenin teknik imkanları ve cerrahi ekibin deneyimidir. Obezite ameliyatlarının en sık görülen riskleri kanama, anastomoz kaçakları (zımba hattında kaçak), demir, kalsiyum, vitamin D ve B12 eksiklikleri, beslenme bozuklukları ve safra kesesi taşı oluşumudur. Tüm laparoskopik obezite ameliyatlarından sonra açık cerrahiye dönme ve vücudun belli yerlerinde sarkmalar görülmesi mümkündür.

Obezite cerrahisiyle ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Öne Çıkanlar