Sosyal Medya

Çocuk Sağlığı

Lösemi Tedavisinde Yalnız Olmadığınızı Bilin

Basın Bülteni

Yayınlanma:

,
Lösemi Tedavisinde Yalnız Olmadığınızı Bilin

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Uzmanı Prof.Dr. Buket Erer Del Castello, 2-8 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen Lösemi Haftası sayesinde toplumun hastalığın gerçekleri hakkında bilgilendirme fırsatı yakaladığını söyledi. Ülkemizde lösemi hastalığıyla ilgili farkındalığın biraz umutsuz bir yaklaşımla oluştuğunu söyleyen Del Castello, “Kitlesel farkındalık sadece üzülme ve acıma duygularıyla beslenmemeli. Tedavisi olabilen bu hastalığın uzun ve zahmetli tedavi sürecinde yalnız olmadığınızı bilin. Toplumu hastalığın günümüzdeki gerçekleri ile bilgilendirmeliyiz ” dedi.

Ülkemizde lösemi hastalığı ile ilgili farkındalığın üzülme, acıma ve umutsuzlukla oluşmasına izin verilmemesi gerektiğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Uzmanı Prof.Dr. Buket Erer Del Castello, “Kendinizi çaresiz hissetmeyin” dedi. Lösemi haftası dolayısıyla yapılan açıklamada Del Castello, “Doktorlarınız, hemşireleriniz, siz ve hasta yavrunuzla birlikte bu zahmetli yolu birlikte yürüyerek düzlüğe çıkacağınıza inancınız olmalı” şeklinde konuştu. Lösemiyle ilgili genel bilgileri paylaşan Del Castello, şunları söyledi:  “Özellikle çocukluk çağı lösemileri gündemimizde. Bunun en önemli nedeni çocukluk çağı lösemilerinin önemli bir kısmı kemoterapi ile tedavi edilebilir olması. Aklımıza ölümcül bir hastalık değil tedavi edilebilir bir hastalık gelmeli. Bu tedavi uzun süreli ve zahmetlidir. Bu nedenle aile bireylerinin bilgilendirilmesi, ailenin tedaviye uyumu, doktora güveni gibi unsurlar tedavinin başarısında önemli rol oynar. Lösemi genetik bir hastalık değildir, yani kalıtsal değildir, ancak bazı hastalıklarda lösemi gelişme riski daha yüksektir. Bazı hastalıkların erken tanısında yapılan tarama testleri gibi löseminin gelişeceğini gösterecek bir test yoktur. Ancak ‘erken teşhis ‘ tanımı altında klinik olarak ortaya çıkmış hastalıkta vakit geçirmeden, hastalığın ilerlemesine imkan vermeyerek tedaviye başlanması önemlidir.”

Kemoterapi ile yüzde 85’ini iyileştirebiliyoruz

Hangi rahatsızlıklar löseminin ana belirtileri olduğunu ve hangi yaşlarda daha çok ortaya çıktığıyla ilgili bilgi veren Del Castello, “Lösemili hücreler tümör hücreleridir ve kemik iliğini istila ederler bunun sonucu kemik iliğinin ana hücreleri görevlerini yapamaz. Özetle kemik iliğinde oksijen taşıyan alyuvarlar, enfeksiyonla mücadele eden akyuvarlar, kanı pıhtılaştıran trombositler üretilemez ve hasta ateş (enfeksiyon), solukluk ve halsizlik (kansızlık), vücudunda kolaylıkla oluşan morluklar, diş eti kanaması gibi yakınmalarla doktora başvurur, bazen aileler boyundaki lenf bezlerinin şiştiğini de fark ederler. Lösemi her yaşta görülebilir, çocuklarda en sık 2-5 yaş arasında görülür. Günümüzde çocukluk çağı lösemisin bazı tiplerini sadece kemoterapi ile yüzde 85 ini iyileştirebiliyoruz. Yüksek riskli olarak tanımlanan lösemili hastalara kök hücre nakli uygulayarak tedaviye devam ediyoruz.

Kök hücre tedavisi başarısı için tek bir rakam vermek mümkün değildir. Hastalığın evresi, kök hücre vericisinin özellikleri ve nakil tipine göre başarı yüzdeleri değişir” şeklinde konuştu.

Ebeveynler kendini suçlamasın

Öncelikle ‘ben ne yaptım da oldu ?’ sorusunu ebeveynlerin kafalarından atması gerektiğini belirten Del Castello, şunları söyledi: “Sizin bir suçunuz yok. Bugün löseminin gelişmesinde rolü olan bazı faktörleri biliyoruz ama hangi çocuğun ne zaman neden lösemi olacağını bilemiyoruz. Tedavisi olabilen bu hastalığın uzun ve zahmetli tedavi sürecinde yalnız olmadığınızı bilin. Kendinizi çaresiz hissetmeyiniz. Doktorlarınız, hemşireleriniz, siz ve hasta yavrunuzla birlikte bu zahmetli yolu birlikte yürüyerek düzlüğe çıkacağınıza inancınız olmalı. Yavrularınıza korku ve endişe değil, sevgi ve güven duygusu veriniz ve onlara başarma isteklerini kamçılayacak söz ve davranışlarla yaklaşınız. Doktorunuza güveniniz, her söylediği, önerdiği, kısıtladığı, yasakladığı,  hepsi ve her şey unutmayın önce yavrunuzun sonra sizin iyiliği içindir.”

Gönüllü donör sayısı artırılmalı

Ulusal Kemik İliği Bankası’nın yeterli olup olmadığı ve halkımızın bu tür merkezlere nasıl başvurabileceğini sorduğumuz Del Castello, şu yanıtları verdi:  “Dünyada 27 milyondan fazla kemik iliği gönüllüsü var. Aile içinde uyumlu vericisi olmayan; ama iyileşmek için kök hücre nakline ihtiyacı olan bir hastanın dünya bankasından doku tipi uyumlu donör bulma şansı gönüllü donör sayısının artması ile doğru orantılıdır. Ülkemizde uluslararası akreditasyonlu biri Ankara’da diğeri Istanbul’da olmak üzere 2 adet kemik iliği bankası mevcut. Bu yıl açılan ulusal donör bankası olarak hizmet veren Türkök’ün yurt içi ve yurt dışı donör tarama ve bulma konusunda önemli katkısı olacaktır.”

Toplum bilgilendirmeli

Lösemi farkındalığı artırmak ve donör bağışı için toplumu hem işitsel, hem de görsel medya ile eğiterek bilgilendirmenin şart olduğuna dikkat çeken Del Castello,  “Televizyonda bu tür eğitim programlarına geniş yer verilmeli, ancak bu tür eğitim programları geniş kitlelerin izleyebileceği uygun saatlerde yayınlanmalı. Okullarda sosyal sorumluluk projesi olarak öğrencilerin katılımını sağlayan aktiviteler (sokak anketleri, hazırlanmış el broşürlerinin dağıtılması vs gibi) yapılabilir. Bu arada geniş bir kullanıcı kitlesi olan sosyal paylaşım sitelerinden faydalanmak da katkı sağlayabilir” dedi.

Ülkemizde en ileri tedavi imkanları mevcut

Ülkemizde lösemili çocuklarımızı tedavi eden çok iyi yetişmiş pediatrik hematolog ve onkologların olduğunu belirten Del Castello,  “Hastalarımıza tüm gelişmiş ülkelerde uygulanan tedavi protokollerinin aynısı uygulanıyor. Ülkemizde geçen sene 3000’i aşan hastaya kök hücre nakil yapıldı. Bu nedenle kök hücre nakli ihtiyacı olan lösemi hastaları bu tedaviyi ülkemizde deneyimli ekip ve merkezlerde alabiliyorlar” dedi. Del Castello şunları ekledi: “Ancak ülkemizde gelişmiş ülkelerden lösemi ve lösemili hasta konusunda örnek alınması gereken bazı eksikliklerin olduğunu söyleyebiliriz ve bunları şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Uzun süren lösemi tedavisinin her aşamasında doktor ve ailenin maruz kaldığı zorluk ve engeller kaldırılmalı;
  • Yurt dışından ilaç temini ve akrabadışı donör tarama ve bulma başta olmak üzere tedavinin parçası olan aşamalarda devlet güvencesi olmalıdır. Hasta ailesi maddi ve manevi açıdan mağdur edilmemeli ve doktor ve hasta yalnız bırakılmamalıdır;
  • Sevgi ve emekle bakılan, acıya zorluğa dayanarak lösemiden iyileşen ve evine giden çocuklarımızı bakımsızlık ve ihmal nedeniyle kaybetmek kabul edilemez bir durumdur. Bu gerçeği değiştirmek ‘aileler ve ailelerden oluşan toplumun eğitimi’ ile mümkündür.

 

Devamını Oku
Yorum Yaz

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çocuk Sağlığı

Doğumsal Bir Hastalık: Çarpık Ayak

Basın Bülteni

Yayınlanma:

,

Doğumsal Bir Hastalık: Çarpık Ayak

Doğumsal bir hastalık olan çarpık ayak, yaklaşık her bin çocuktan birinde görülen bir durumdur. Bazı bebeklerin sadece tek ayağından çarpık ayak hastalığı görülürken, bazı bebeklerde ise çift ayakta da görülmektedir.

Erkeklerde kızlara oranla iki kat daha sık görülüyor, ancak bunun nedeni bilinmiyor. Çarpık ayak sorununa erken dönemde müdahale edildiğinde fonksiyonel olarak normale çok yakın ayaklar elde edilebiliyor. Geç kalındığında ise alçıyla düzeltme daha uzun ve zahmetli oluyor, bazı bebeklerde ilave ameliyatlar gerekebiliyor. Tedavi edilmediği takdirde kemiklerde şekil bozukluğu gelişebiliyor, ameliyatlar daha zorlaşabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Salih Marangoz erken tedaviye başlamak için en ideal zamanın doğum sonrasındaki 7. gün – 15.gün arası olduğunu belirtiyor.

Kesin Nedeni Bilinmiyor

Çarpık ayağın kesin nedeni bilinmemekle birlikte, çok farklı ihtimaller öne sürülüyor. Eskiden anne karnı içerisinde sıkışma nedeniyle geliştiği sanılıyordu, ancak artık öyle olmadığı biliniyor. Olası nedenler arasında nörolojik, damarsal ya da bağ dokusunu ilgilendiren sorunlar belirtiliyor. Çarpık ayağın yüzde 25’i ise kalıtımsal nedenlerden kaynaklanıyor. Çoğu bebekte kalıtımsal olmayan bir genetik durumun söz konusu olduğuna işaret eden araştırmalar da mevcut.

Anne Karnında Yakalanabiliyor

Çarpık ayak günümüzde genellikle bebek anne karnındayken 16. haftadan itibaren yapılan ayrıntılı ultrasonda tespit edilebiliyor. Problemin anne karnındayken anlaşılması, doğum sonrasında yapılacak olan tedaviler hakkında önceden araştırma yapılabilmesine imkân sağlıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Salih Marangoz çarpık ayakların ultrason muayenesinde çok nadiren gözden kaçabildiğini söyleyerek, “Böyle bir durumda doğum sonrasında sağlık personeli veya aile tarafından kolaylıkla anlaşılabiliyor. Çarpık ayağı normal bir ayaktan veya ayağın hafif içe dönük olduğu durumlardan ayırt eden en temel özelliği ise ayağın gaza basma yönünün tersi yöndeki esnekliğinde azalma görülmesi veya ayağın yukarı doğru hiç esnetilememesi” diye vurguluyor.

Erken Dönemde Alçıyla Tedavi Edilebiliyor

Özellikle yenidoğan döneminde çarpık ayak probleminin güncel tedavisi Ponseti tekniğine uygun yapılan alçı tedavisidir. Doğuştan çarpık ayak sorununun tedavisi için en ideal zaman doğum sonrasındaki ortalama 10. gün civarı oluyor. Ayağı esneten haftalık düzeltici alçı tedavisiyle ayağa şekil veriliyor. Ardından bu şeklin korunması için diz bükük bir şekilde, özel bir teknikle, kasıklara kadar alçı uygulanıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Salih Marangoz alçı tedavisine çocuğun ayağında gözle görülür bir şekilde düzelme olana kadar devam edildiğini belirterek sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu tedavi de ortalama 4 – 6 hafta arasında tamamlanıyor. Alçı tedavisinin bitiminde ayağın arka kısmından topuk gevşetme olarak da bilinen aşil tendonunun kesilerek uzatılması işlemini (aşilotomi) yapmak da gerekebiliyor. Bu işlem göreceli olarak kolay atlatılan ve tedavinin bir sonraki aşamasına geçmeyi sağlayan bir basamak. İşlem sonrasında 3 hafta süreyle alçı tedavisi yapılıyor. Ardından, ayakları düzeltilmiş ve omuz hizasında açık pozisyonda tutan, arası demirli ayakkabı olarak da bilinen ortez kullanılıyor”.

Ortez Tedavisinde Sabır Önemli

Ortez tedavisine geçildikten sonra, ortezin ideal olarak 3 ay süreyle, günde 23 saat takılması gerekiyor. Doç. Dr. Salih Marangoz bu süreyi tamamladıktan sonra günlük ortez giyme saatinin azaltıldığını belirterek, şöyle devam etti: “Bu, hem çocuğun emekleme ve gündüz yaptığı diğer aktivitelerini kısıtlamamak, hem de ayağı serbest bırakarak gelişimini iyi yönde etkilemesi için gerekli bir durum. Sonrasında ortalama 4 yaşına kadar geceleri ve eğer uyuyorsa gündüz uykularında ortez kullanılıyor. Çarpık ayaklarda nüksün en önemli nedeni ortezlerin düzenli olarak kullanılamaması olmasına rağmen, tedavi harfiyen yerine getirilse bile çocukların az bir kısmında nüks yaşanabiliyor.”

Bebeklerde görülen farklı bir hastalıkla ilgili yazıyı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Devamını Oku...

Çocuk Sağlığı

Ramazan Bayramı’nda Çocukların Beslenmesi

Basın Bülteni

Yayınlanma:

,

Ramazan Bayramı’nda Çocukların Beslenmesi

Bayram özellikle çocukların dört gözle beklediği ve tüm aile bireylerinin bir arada olduğu en özel anlardan biridir.… Akraba ziyaretleri yapılır, birbirinden güzel ve lezzetli sofralar kurulur, baklavalar, börekler ikram edilir. Ancak bayram süresince kontrol edilmeden tüketilen tatlılar sonucu çocukların şeker bağımlılıklarına negatif etkide bulunabilir. Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Sinem Ece Çaparoğlu, anne ve babalara Ramazan Bayramı’nda çocukların beslenmesi konusunda önemli uyarılarda bulundu.

Bayram Sabahı Çocuklarınıza Hafif Kahvaltılar Hazırlayın

Gün içerisinde sürekli bir ikram halinde olunacağı için, sabah kahvaltısında hafif beslenmede fayda var. Kahvaltıda doğal besinleri tüketmek hafif beslenmenin en kolay yoludur. Yani; bir yumurta ya da peynir yanında mevsimine uygun yeşillikler domates, salatalık ve tam buğday ekmeği tüm bireyler için yeterli ve doyurucu olacaktır. Kısacası kızartma, börek ve poğaça gibi glisemik indeksi yüksek beyaz un ve yağ içeren besinlerden uzak durmamız doğal beslenme için yeterlidir.

Hazır Tatlı ve Paketli Şekerlemelere Dikkat!

Diğer dikkat etmemiz gereken en önemli nokta; nasıl ve ne zaman tatlı tüketeceğimizdir. Hazır tatlılar, tabaklarda gördüğümüz anda elememiz gereken ilk lezzetimiz olmalıdır. Çünkü çocuk beslenmesinde kesinlikle glikoz-fruktoz şurubunun yeri yoktur.  Aynı zamanda paketli şekerlerde içerisinde bulunan renklendiriciler ve lezzetini arttırmak amacıyla eklenen katkı maddeleri yüzünden tüketilmemesi gereken bir diğer tatlı türüdür. Ayrıca öğün aralarında sürekli çocukların şeker tüketmesi, ana öğünlerde iştahsızlığa neden olacağı için tüketmeleri gereken besleyiciliği yüksek besinleri tüketmemelerine sebep olur. Bu yüzden gün içindeki beslenme planında bu önemli noktaya dikkat edilmesi gerekir.

Dondurma Kurtarıcınız Olabilir

Tatlı tercihi olarak ev yapımı sütlü tatlılar ve dondurmalar porsiyon ve adet kontrolüyle ebeveynlerin işini kolaylaştırabilir. Çocukların dondurmalara düşkünlüğü hepimizce malumdur. İşte bu düşkünlük bayramlarda şerbetli tatlılar yerine bizim için sığınabileceğimiz daha sağlıklı bir liman sunmaktadır, tabii arkasından bir bardak ılık su içmek şartıyla.

Çocuğunuza Yemeğin Yanında Yoğurt Yedirin

Gün batımıyla beraber hamur işlerine ve tatlılara son vermek günü kurtarmamızın en önemli anahtarı olacaktır hepimiz için. Tüm gün çocuklarımızın tükettiği şekerli gıdalarla mücadele etmek zorunda kalan mide bağırsaklarına yardımcı olması için akşam yemeğinde lif açısından zengin olan sebze yemeklerinin yanında bir kase yoğurt tüketilmesi doğru seçenek olacaktır. Gün içerisinde de elimizden geldiğince çocuğumuzun fiziksel aktivitesine destek olmayı başarabilirsek, sağlık açısından doğru yönetilmiş bir bayram geçirmiş oluruz.

Ramazan Bayramı’nda tatlı tüketimi ile ilgili bir diğer yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Devamını Oku...

Çocuk Sağlığı

Bebeklerde Glokom Tehlikesi

Basın Bülteni

Yayınlanma:

,

bebeklerde glokom

Glokom, genellikle göz içi basıncının yüksekliğinin artmasıyla sinsi bir şekilde ilerleyen, erken müdahale edilmediğinde ise kalıcı görme kaybına, hatta körlüğe bile yol açabilecek kadar ciddi bir rahatsızlıktır. Tüm glokom tipleri göz önüne alındığında, 40 yaş sonrası popülasyonda her 100 kişiden 3’ünde glokom olduğu belirtiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erbil Ulus Duman toplumdaki yaygın inanışın aksine, bu hastalığın ender de olsa, bebeklerde glokom görülebildiğine işaret ediyor. Erişkinlerde çoğunlukla sessiz ilerleyen glokomun bebeklerde ise genellikle belirti verdiğine dikkat çeken Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erbil Ulus Duman, “Bebeklerde glokomun klasik üçlü bulgusu; göz yaşarması, ışık hassasiyeti ve göz kısmadır. Bu belirtilerin olduğu bebeklerin hızlıca göz muayenesinden geçmeleri çok önemli. Ayrıca hiçbir sorun olmasa bile her bebek 6. aydan itibaren okul çağına kadar 2 yıl aralıklarla detaylı göz muayenesinden geçmeli” diyor.

BEBEKLERDE GENELLİKLE BELİRTİ VERİYOR

Günümüzde yenidoğan her 10 bin  bebekten 1’inde doğumsal glokom tespit ediliyor. Bu olguların yüzde 80’i ilk yaş içinde ortaya çıkıyor ve infantil glokom olarak adlandırılıyor. 3 yaşından sonra başlayan formu da juvenil glokom olarak ifade ediliyor. Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erbil Ulus Duman erişkinlerdeki glokomun aksine bebeklerde gelişen glokomun genellikle belirtiği verdiğine dikkat çekerek, “Bebeklerde glokomun klasik üçlü bulgusu göz yaşarması, ışık hassasiyeti ve göz kısmadır. Bazı bebeklerde iri göz, yani göz küresinin ve önündeki saydam kornea dokusunun büyük olması ve yine bazı bebeklerde dışarıdan fark edilebilecek derecede gelişen kornea bulanıklığı, doğumsal glokoma eşlik edebiliyor. Bu bulguların olduğu bebeklerin hızlıca göz muayenesinden geçmeleri gerekiyor” diyor. Çünkü tedavide geç kalındığında bu tablo kalıcı görme kaybıyla sonuçlanıyor. Doğumsal glokoma sıklıkla açı anomalileri de eşlik ettiği için ilaç tedavisine genellikle direnç gelişiyor. Bu nedenle ilk tedavi basamağı cerrahi yöntem oluyor. Cerrahi sonrasında göz içi basınç durumuna göre ilaçla devam etmek gerekebiliyor. 

ERİŞKİNLERDE ÇOĞUNLUKLA SİNSİ İLERLİYOR

Glokom hastalığının çok sayıda tipleri var: Bunlar açık açılı ve kapalı açılı olmak üzere 2 ana sınıfta toplanabilir. Göz içinde üretilen sıvının göz dışına çıkış yeri olan drenaj açısının (trabeküker ağ)  açık veya kapalı olma durumu, sınıflandırmanın temelini oluşturuyor. Ülkemizde ve dünya toplumlarının çoğunda açık açılı glokom, görülme sıklığı açısından yüzde 90 gibi bir oranla birinci sırada yer alıyor.

Kalıcı görme kaybına yol açıyor

Açık açılı glokom çoğunlukla sessiz ve yavaş bir seyir izliyor ve genellikle  iki gözü birden etkiliyor. “Glokom hastada kalıcı görme kaybına yol açıyor, ancak bunu son aşamalara kadar hastaya hissettirmiyor” diyen Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erbil Ulus Duman sözlerine şöyle devam ediyor:

“Optik sinir hasarıyla birlikte önce çevre görüşü etkileniyor. Aylar, yıllar içinde çevre görüşü iyice daralarak, hastada tünel görüşü ortaya çıkıyor ve hasta genelde durumu bu aşamada fark ediyor. Fark ettiğinde de glokom genellikle son aşamada, yani dönüşsüz bir noktada oluyor. Daha sonra var olan tünel görüşü de kaybolarak körlük gelişebiliyor” Açık açılı glokom çok az bir oranda belirti veriyor. Bu durumda hastanın özellikle sabahları hafif görme bulanıklığı ve ışık kaynaklarının etrafında hale görme şikayeti olabiliyor. Ülkemizde az görülen dar açılı glokom ise genellikle akut ve semptomatik özelliğe sahip oluyor. Atağın şiddetli ağrı, görme bulanıklığı ve göz kızarmasıyla başladığına işaret eden Dr. Erbil Ulus Duman şikayetlerin hastayı acile yönlendirecek kadar dramatik geliştiğini ve hızlı görme kaybıyla sonuçlandığı için acil müdahale gerektirdiğini sözlerine ekliyor.

Tedavide amaç ilerlemesini yavaşlatmak

Glokom hastalığında günümüzde etkili tanı ve tedavi yöntemleri mevcut ve bu yöntemler giderek gelişiyor. Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erbil Ulus Duman  “primer açık açılı” glokomda genellikle ilk tedavi basamağını göz içi basıncını düşüren ve veya optik sinir koruyucu etki yapan ilaçlar oluşturduğunu belirterek şu bilgileri veriyor: “Glokom tedavisinde amaç tanı konulduğu andaki durumu korumak ve daha kötüye gidişi durdurmak. İlaçlara rağmen göz içi basıncının yeterince düşürülemediği veya ilaçları tolere edemeyen hastalarda cerrahi yöntemlere başvurmak gerekiyor.

Hiçbir yakınma olmasa da muayene şart!

Hastalığın genellikle sessiz ve yavaş seyretmesi, tünel görüşü oluşana kadar hastanın görmesinin iyi olduğunu sanması, glokomda doktora başvuruyu geciktiriyor.  Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erbil Ulus Duman erken tanının kalıcı görme kaybını önlediğine dikkat çekerek, “Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa bile herkesin rutin göz muayenesinden geçmeyi ihmal etmemeleri gerekiyor” diyor. Aile öyküsü olan kişilerin 20-30 yaş aralığında en az 3 yılda bir, 30-40 yaş aralığında en az 2 yılda bir, glokom açısından göz muayenesi olmaları çok önemli. Risk faktörü olmasa da 40-60 yaş arasındaki  kişilerin de en az 2 yılda bir, 60 yaş üstünde de en az yılda bir, glokom açısından muayene olmaları büyük önem taşıyor.

Konuyla ilgili diğer yazılarımız için buraya veya buraya tıklayabilirsiniz.

Devamını Oku...

Öne Çıkanlar

www.dryerebakan.com Sadece bilgilendirme ve sağlık bilgilerinin eğlenceli olarak aktarılmasını amaçlamaktadır, teşhis veya tedavi için bir alternatifi değildir. Doktorunuz yerine geçmeyi yada Doktorunuzun size uyguladığı tedavi yerine geçmeyi hedeflememektedir. Web sitesi içeriğinden dolaşan tüm kullanıcılar, Kullanım Koşulları ve Gizlilik Kurallarını otomatik olarak kabul etmiş sayılır.

İletişim: info@dryerebakan.com

Copyright © 2017 DrYerebakan.com.