Bizimle iletişime geçin

Bilinçli hasta

İş Yaşamında Duygusal Zeka Önemli mi?

Basın Bülteni

Düzenleyen

on

duygusal zeka

Duygusal zeka ; son yıllarda sıkça duyduğumuz 1990’lı yıllarda popüler olmaya başlayan bir kavram olarak zaman içinde bir çok bilimsel araştırmaya konu oldu. İşe alımlar söz konusu olduğunda adayların duygusal zekalarının ölçülmesi alanında da pek çok adımlar atılıyor. Duygusal zekanın (EQ) iş performansı, liderlik ve akademik başarı üzerinde; bilişsel zekadan (IQ) daha etkili olduğu sürekli tartışılıyor.Peki duygusal zeka başarı getiriyor mu? Ne ölçüde gerekli? Doç. Dr. Selda Koydemir bu konudaki araştırmaları ve görüşlerini aktardı.

Duygusal zeka nedir?

Duygusal zekanın en temel özelliklerinden biri, kendi duygularımızı ve başkalarının duygularını anlama kapasitesidir. Duygusal zekası yüksek kişiler mutluluk, üzüntü, şaşkınlık, korku, öfke gibi duyguları ayırt etmekte başarılıdırlar. Ayrıca duyguların ne anlama geldiğini ve bizleri ne gibi davranışlara yönlendireceğini de bilirler. Örneğin korkunun, kendilerine yöneltilmiş bir tehdide, suçluluk duygusunun ise yaptıkları bir yanlışa işaret edebileceğini fark ederler. Mutluluk hissedenlerin o sırada sosyalleşmeyi isteyebileceğini, üzüntü hissedenlerinse yalnız kalmayı tercih edebileceğini anlarlar.

Duygusal zeka ayrıca duyguları düzenleyebilmeyi, düşünce ve davranışlarımızı şekillendirmede duygularımızı kullanabilmeyi de içerir. Öfkelendiğimizde karşımızdakine bağırmak yerine biraz sakinleşmeyi bekledikten sonra konuşmaya ve sorunu çözmeye çalışmak, duygu düzenleme stratejilerine bir örnek olarak verilebilir. Dikkati dağıtmak veya duygumuzu görmezden gelmek de birer duygu düzenleme stratejisi; ancak sürekli kullanıldığında uzun vadede psikolojik sağlığımız için pek faydalı değil.Kısacası duygusal zekâ duyguları fark etme, anlama, duyguların gösterdiği bilgileri kullanma ve duyguları düzenleme becerilerini içeren bir yetenektir.

Duygusal zeka iş yerinde olumlu ilişkiler kurmamıza yardımcı oluyor.

Duygusal zeka iş performansımıza doğrudan çok fazla katkıda bulunmasa da daha olumlu ilişkiler kurmamızı ve takım arkadaşlarımızla daha rahat iletişimde bulunmamızı sağlayarak performansımızın artmasına dolaylı olarak destek sağlıyor.

Duygusal zekanın başarı ve performansa etkisi, yaptığımız işin doğasına göre değişiyor.

Pek çok uzman ve eğitimci, duygusal zekanın başarıya ve performansa bilişsel zekadan (IQ) daha fazla etki ettiğini söylese de araştırmalara göre bu ilişki göründüğü gibi basit ve kesin değil. Evet, duygusal zekanın performans ve başarıyla bir ilişkisi var ama bilişsel zekadan daha önemli olduğunu söylemek zor. En önemlisi de bu ilişki sadece bazı meslekler için geçerli…

Mesela pazarlama alanında çalışanlar için duygusal zekanın işe yarayabileceğini düşünebiliriz; ancak araştırmalara göre bu alanda çalışan kişilerin ne kadar satış yaptıklarını belirleyen en önemli faktör IQ; duygusal zekanın etkisi ise oldukça az. Buna karşın eğer her gün başkalarının duygularıyla ilgilenmeniz gereken bir işte çalışıyorsanız (örneğin satış, emlakçılık, çağrı merkezi çalışanları veya avukatlık gibi), o zaman duygusal zekanın size iş performansınızda epey katkısı olabilir. Öte yandan duyguları anlamayı ve duygularla ilgili bilgiyi kullanmamızı gerektirmeyen işlerde çalışanlar için duygusal zeka başarının bir belirleyicisi değildir. Örneğin gününü istatistik analizi yaparak geçiren birisi için duygular gerekli olmadığı gibi dikkat dağıtıcı bile olabilir.

Bunun yanında duygusal zeka, zor ve duygusal açıdan yük getiren işlerde, stres verici iş ortamlarında daha da önem kazanıyor. Çağrı merkezi çalışanları buna iyi bir örnek. Gün içinde arayan çok farklı kişilik özelliğine sahip, o anda sorununun çözülmesi beklentisiyle aramayı yapan, ısrarcı, bazense öfkeli müşterilerle ilgilenmek hiç kolay değil. Bu tarz işlerde duygusal zeka becerileri, karşısındakini anlayarak tepkilerini ona göre düzenleme ve stresle başa çıkma konusunda önemli bir destek kaynağı.

Duygusal zeka ve liderlik

Araştırmalara baktığımızda yüksek duygusal zekaya sahip yöneticilerin (liderlerin) elemanları tarafından daha başarılı ve etkin olarak algılandığı biliniyor. Ayrıca duygusal zekası yüksek liderlerin çalışanları iş yaşamlarından daha fazla doyum alıyor ve iş yerinde daha mutlu oluyor. Liderler için duygusal farkındalık ve kendi duygularını farklı ortamlarda en iyi şekilde kullanma becerileri, geliştirmeleri gereken en önemli becerilerden. Ancak duygusal zekâ liderliğe katkı sağlasa da bazen liderleri aşırı hassas da yapabildiği için olumsuz etkileri de olabilir.

Kurumlar, duygusal zekayı geliştirmeye yatırım yapmalı mı?

Duygusal zekası gelişmiş çalışanların olduğu bir iş yerinde daha etkin, daha üretken ve iletişime daha açık bir çalışma ortamı olacağını söyleyebiliriz. Ancak duygusal zeka becerilerinin faydaları kurumun ve yapılan işin özelliklerine göre değiştiği için bu kararı verirken bu faktörleri göz önüne almakta fayda var. Yani belki belli bazı rollerde çalışanların duygusal zeka becerilerindense farklı becerilerini geliştirmesi hem kendi başarıları hem şirket için getireceği başarılar açısından daha faydalı olabilir. Şunu da unutmamak gerekir; çalışanların duygusal zekası ne kadar geliştirilirse geliştirilsin, kurum kültürü ve yönetim şekli bu becerilerle çelişiyorsa yapılan bu yatırım çok da anlamlı olmayacaktır.

Yazıyı yazan doktor hakkında daha detaylı bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz.

Okumaya Devam Et
Yorum bırakmak için tıklayın

Yanıt bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilinçli hasta

BEDENİMİZİN DOĞAL KORUYUCU TEPKİSİ; ENFLAMASYON

Halit Yerebakan

Düzenleyen

on

ENFLAMASYON

Bedenimizin doğal koruyucu tepkisi; enflamasyon ya da diğer adıyla inflamasyon vücutta çeşitli yaralanmalar ve enfeksiyon aslında tam dilimize tercüme edildiğinde iltihap olarak da adlandırılır. Bunun aslında sebebi belirli durumlarında ortaya çıkan bu doğal koruyucu tepkide görev yapan hücreler aynı zamanda bildiğimiz iltihaplanmaya da sebep olurlar. Yapılan araştırmalar uzun süre geçmeyen iltihaplar yani kronikleşen iltihapların sebeplerinin başında stres, sigara ve uykusuzluk geldiğini gösterir. Peki enflamasyonu azaltmak için neler yapılmalı? Bu soruya yanıt arayıp hangi besinlerle enflamasyonun önüne geçebiliriz öğrenelim!
Düşünce kanayan diz, bıçakla kesilen parmak veya bir böcek sokması iltihaplanmanın ortaya çıktığı durumlardan bir kaçıdır. Bu durumlarda bağışıklık sistemi bu tür yaraları kapatmaya yardım ederek yaralara hücre gönderir ve tedavi sağlar.

Uzun süreli iltihaplara dikkat!

Uzun süren iltihaplar sağlığınız için tehlikeli bir hal alır. Bu tür iltihapların nedenleri arasında başta gelen etkenler; sigara ve strestir. Düzenli sigara kullanımı ve stresli bir hayata sahip olmak iltihabın uzun soluklu olmasına yol açabilir.

Uzun süreli bir enflamasyonda inme ve yüksek tansiyon sorunu!

Enflamasyonun uzun süreler devam etmesi vücudun kronik hastalık gibi sorunlarla karşılaşacağının göstergesi olarak kabul edilebilir. Uzun süren eflamasyonlarda en sık rastlanan hastalıkların ise yüksek tansiyon ve inme ile bağlantısı olduğu gözlemlendi. Aslında düşünsenize bedeninizin sürekli bir yerinde savaş var, yani temelde o savaş için belirli bir stres faktörü devrede oluyor. Dolayısı ile enflamasyonun aslında damar sağlığı için olumsuz etkileri araştırmalarda gündeme geliyor. Ve bu bahsettiğimiz sonuçlarda doğrudan bu stres ile ilişkilendirilebilir.

Mücadele için eğer içiyorsanız derhal sigarayı bırakmalısınız!

İltihap seviyesini azaltmak için birçok çalışma yapılırken bu çalışmalardan en önemlisinin sigarayı bırakmak olduğu söylenebilir. Sigara damar tıkanıklığına sebep olan plaklarda yağ birikimini arttırıyor, böylece zaten bir enflamasyon olan bölgedeki bu reaksiyonu arttırıyor. Hem plak büyümeye devam ediyor hem de oradaki reaksiyon kronikleşiyor. Bu durum neticesinde kalp krizi oluşumuna sebep olan plak komplikasyonları gerçekleşiyor ve umulmadık bir krizle karşı karşıya kalıyorsunuz. Kısaca sigara kullanmak enflamatuar açıdan da damarlarınız için tehlikeli oluyor. Sigarayı bıraktığınızda adeta ilaç almışçasına damarlarınızdaki bir yükü azaltmış oluyorsunuz.

Harekete Geçin!

İşleyen demir ışıldar, bunu hepimiz biliyoruz. Her fırsatta dile getirmeye devam ediyorum hareket eden beden de bir nevi kendini sürekli zinde tutar. Sağlığınız için günlük yaşantınızda yürüyüşler ve çeşitli egzersizler önemlidir. Enflamasyonu azaltmak içinse haftanın 5 günü yarım saatlik egzersizlerle enflamasyonu %12 azaltmak mümkün.

Stresten Kaçarak Enflamasyonu Azaltın!

İltihap seviyesini arttıran şeylerin başında stres gelir. Duygusal durumlar ve stres iltihapla doğrudan bağlantılıdır. Sizi strese sokan şeylerden uzak durmanız iltihabı azaltmanın yollarından biridir. Arkadaşlarınızla zaman geçirmek, rahatlamak, ve meditasyon yapmak stresinizi azaltmaya yardımcı olacaktır.
Yediklerinize Dikkat! Tükettiğiniz Besinler Enflamasyonla Mücadele Ediyor
Araştırmalara göre yiyeceklerimiz bedenimizde gerçekleşen reaksiyonlarda doğrudan etkiye sahip. Neticede bedenimizin adeta işlemesi için yenilen gıdalar oluşan kimyasal reaksiyonlarda doğrudan rol oynuyorlar. Örneğin Akdeniz diyeti iltihaplanma seviyesini azaltabildiği gösterilmiştir, bununla birlikte doğrudan enflamasyonla mücadele diyetlerini de biliyoruz. Günlük yaşam tarzı olarak adlandırabileceğimiz Akdeniz diyeti, içerisinde tüketilen kepekli gıdalar, baklagiller, yağlı balık ve sebzeler iltihaplanmayla mücadelede ve iltihaplanma seviyelerini aza çekmede oldukça etkilidir. Bu genellemenin yanı sıra hangi besin çiftlerinin enflamasyonla mücadele ettiğine yakından bakalım;

Yeşil Yapraklı Besinler ve Zeytinyağı

Araştırmalar yeşil yapraklı sebzelerle, sağlıklı bir yağın birleşmesinin A vitamini, K vitamini, ve lutein gibi antioksidanların emilimini artırabildiğini gözlemlemiştir. Yeşil yapraklı sebzelerde bulunan lutein gözlerde ki iltihabı azaltırken, yaşa bağlı olarak ortaya çıkan dejeneratif hastalıkların da önlenmesine yardımcı olur. Diğer taraftan doğal anti oksidan olan A vimini ve hatta çeşitli kanserlerde olumlu etkisi olan K vitamini gibi maddelerinde emilimini bu şekilde arttırıp faydalarından daha fazla yararlanabilirsiniz. Şimdi zeytinyağlı bir salata yeme zamanı!

Mercimek ve Limon

Yıllardan beri gelen ve mutfak kültürümüzde önemli bir yeri olan, ayrıca adeta şifa niyetine içtiğimiz bol limonlu bir mercimek çorbası tahmin edilenden daha yararlıdır. Kadınlar da menopoz dönemi öncesinde demir eksikliği riskine çok sık rastlanılmaktadır. Demir eksikliği olan bireylerde sağlıklı kırmızı kan hücrelerinin demir kullanımı da azalmaktadır. Bunun dışında çeşitli durumlarda yine demir eksikliği anemisi görüyoruz ancak besin kaynaklarımızdaki demiri yeteri kadar bedenimize alamazsak medikal tedavi dışında bir şansımız kalmaz. Gıdalardaki demiri sindirim sistemimizden bedenimize alabilmemiz için c vitaminine ihtiyaç duyarız. Dolayısı ile bir c vitamini kaynağı olan limonu, mercimek ve fasulye gibi demir bakımından yüksek gıdalar tüketmeye özen gösterirsek bu sorunun üstesinden gelmek için önemli bir adım atmış oluruz!

Soğan ve Sarımsak ve Tam Tahıllar!

Kötü kokulara sebep olduğunu düşündüğünüz soğan ve sarımsağın faydaları saymakla bitmiyor. Doğal antibiyotik olduğunu veya doğal antihistaminik olduklarını biliyoruz ancak soğan ve sarımsağın beraberinde tam tahıllı gıdaların tüketimi muhteşem bir etki göstererek bu gıdalardaki çinko emilimini arttırmaktadır. Bu besinlerin beraber kullanımı normale göre çinko eğilimini 3 kata kadar arttırabilir. Yapılan araştırmalara göre çinko takviyesi alan yaşlılarda enflamasyonla ilişkili olduğu bilinen damar sertliği, kanser, Parkinson ve Alzheimer gibi hastalıklarda %66’a varan azalma gözlemlenmiştir.

Konuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Bilinçli hasta

Bu Eksikliklere Dikkat!

Halit Yerebakan

Düzenleyen

on

Bu Eksikliklere Dikkat!

Bu eksikliklere dikkat; yorgunluk hemen hemen hepimizi mutsuz eden, hayat kalitemizi negatif etkileyen yaygın bir sorun. Psikolojik nedenli olabileceği gibi fiziksel kaynaklı yorgunluklar da var. Özellikle, uzun süreler dinlendiğiniz halde yorgunluğunuz geçmiyorsa nedenini mutlaka araştırın…
Günümüzde kişiler arasında artan en önemli sorunlardan birisi de yorgunluk… Özellikle mevsim geçişlerinde herkes biranda kendini yorgun, bitkin hissediyor. Yoğun fiziksel aktiviteler sonrası yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkması normal ancak böyle bir durum yaşamadığınız halde yorgunluğunuz geçmiyorsa nedeni aşağıdaki eksiklikler olabilir!

B12 Eksikliği

Tiroid bezi metabolizmanızı kontrol eden hormonlar üretir ve tiroid bezinin az çalışması ya da hiç çalışmaması vücudun tamamını olumsuz yönde etkiler. Tiroid yetmezliğinde özellikle demir ve B12 vitamini eksikliği görülür. Bu durum da hareketlerde yavaşlamaya, yorgunluk ve halsizliğe neden oluyor.
Demir Eksikliği
Demir eksikliğinin en çok görülen belirtileri arasında kişinin kendisini sürekli olarak güçsüz ve yorgun hissetmesi yer almaktadır. Bu durumun nedeni, vücutta yeterli hemoglobinin bulunmamasıdır. Çünkü hemoglobin, kandaki oksijenin dokulara ve kaslara taşınmasına yardımcı olur. Hemoglobin yetersizliği ise enerji seviyesinin düşmesine neden olmaktadır.

Magnezyum Eksikliği

Magnezyum hücrelerinizin içindeki diğer enzimler ile takım halinde enerji üretmek için çalışarak sizin uyanık ve daha dinç hissetmenize yardımcı olmaktadır. Eksiklikler ve yetersiz alımlar genellikle fark edilmemektedir. Bu durum, aşırı yorgunluktan şikayet eden kişilerin aslında hücrelerindeki magnezyum yoğunluğunun yeterli miktarda olmamasından kaynaklı olabilir.

D Vitamini Eksikliği

Son yıllarda popüler olan D vitamini eksikliği halsizlik ve yorgunluk duygusunun sorumlularındandır. D vitamini eksikliğinde görülen yorgunluk hissi özellikle kas yorgunluğu şeklinde ortaya çıkar. Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, 60 yaşındaki yetişkinlere D vitamini takviyesi yapıldığında kas yorgunluğunda %20 oranında düşüş olduğu görülmüştür.

Anemi, Yorgunluk Nedeni

Kana kırmızı rengini veren ve oksijeni dokulara taşıyan alyuvarlarda bulunan hemoglobin isimli protein sağlıklı bir kişide bulunması gereken miktarın altına düştüğünde anemi (kansızlık) oluşur. Semptomlarından en belirgin olanı kendinizi yorgun hissetmenizdir. Uyku güçlüğü, hızlı kalp atışı, baş ve göğüs ağrıları, konsantrasyon eksikliği ve güçsüzlük görülen diğer semptomlarıdır.

Fazla Kafein Tüketimi Yorgunluğa Neden Olabilir…

Kahve ve çayın ne kadar sağlıklı içecekler olduğuna dair görüşümü her fırsatta belirtiyorum. Ancak aşırı kafein tüketimi yorgunluğa sebep olur. Sinirlilik, uykusuzluk, kalp atım hızının artması da cabası…

Karbonhidrat Tüketimi Enerjinizi Düşürmesin

Karbonhidratların hızlı enerji kaynağı olduğu bir gerçek. Yalnız araştırmalar öğünlerinizde işlenmiş karbonhidratı azaltarak, enerji seviyelerini yükseltebileceğinizi söylüyor. Peki bu durumun sebebi nedir? İşlenmiş karbonhidrat tüketimi kan şekerinde hızlı bir yükselmeye neden olduğundan olur. Bu yükselme de yorgunluğu beraberinde getirir. Karbonhidrat yerine lifli gıdaları tüketerek yorgunluğunuzun önüne geçebilirsiniz.

 

Konuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Bilinçli hasta

Karın Ağrısını Dikkate Alın

Basın Bülteni

Düzenleyen

on

Karın Ağrısını Dikkate Alın

Karında basınç hissi, şişkinlik, ağrı… Kadınların büyük bir kısmının zaman zaman yaşadığı ve “geçer” diye önemsemediği bu belirtiler, büyük bir tehlikenin sinyali olabilir, karın ağrısını dikkate alın… Zira yumurtalık kanseri, sinsice ilerleyerek genellikle 3. evrede bu belirtileri veriyor. Jinekolojik kanserler arasında ölüm riski en yüksek olan yumurtalık kanserine karşı en büyük silah, düzenli jinekolojik muayene. Her yıl yaptıracağınız düzenli muayene ile bu kanserin erken evrede yakalanabileceğini söyleyen Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum/ Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, özellikle genetik risk altında olan kadınların, genetik test ile risklerinin belirlenmesinin hayat kurtarıcı bir tedbir olacağını vurguluyor.

Sağlık Bakanlığı Kanser Dairesi verilerine göre, Türkiye’de yüz binde 6 kadında görülen yumurtalık kanseri, kadınlarda en sık görülen kanserler arasında 7. sırada yer alıyor. Genellikle ileri safhada şikayetlerle ortaya çıkan yumurtalık kanseri sadece düzenli jinekolojik muayenelerle tespit edilebiliyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık bin 250 kadının bu hastalıktan hayatını kaybediyor. Yumurtalıklardan sonra tüm karın bölgesine sessizce yayılabilen bu hastalığın sadece menopoz sonrası değil tüm yaş gruplarında ortaya çıkabildiğini belirterek düzenli jinekolojik kontrollerin önemine dikkat çekiyor.

Sadece Menopoz Sonrası Hastalığı Değil

Kadında çoğalma organı olarak görev yapan yumurtalıklar, her ay yumurta üretmelerinin yanı sıra kadınlık hormonları olan östrojen ve progesteronun üretiminden de sorumlular. Genellikle menopoz sonrası görülen ama bu yaş grubuyla sınırlı olmayan yumurtalık kanseri sinsice yayılan ölümcül bir kanser türü. Üreme çağındaki kadınlarda, hatta genç kızlarda bile görülebilen bu hastalığın teşhisi için yumurtalıklarda rastlanan her türlü kist ve kitlenin dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu Belirtilere Dikkat!

Sinsice ilerleyen yumurtalık kanseri ancak yumurtalıklarda meydana gelebilecek olumsuz gelişmelerin düzenli olarak takip edilmesi ile erken aşamalarda tespit edilebiliyor. Hastalığın sık görülen belirtileri ise şunlar:

  • Karında basınç hissi ve şişkinlik
  • Kasıkta dolgunluk veya ağrı
  • Uzun süreli hazımsızlık, gaz veya bulantı
  • Bağırsak alışkanlıklarında kabızlık gibi değişiklikler
  • Mesane alışkanlıklarında sık sık idrara çıkma ihtiyacı dahil değişikliler
  • İştah kaybı veya hızlı bir şekilde tokluk hissi
  • Vajinal kanama

Kilo kaybı

Bu belirtilerin özellikle birkaçının birlikte olduğu durumlarda rutin muayene periyodlarının dışında da doktora gidilmesi öneriliyor.

Erken Evre İçin Rutin Kontroller Çok Önemli

Yumurtalık kanserlerini erken tespit edebilecek bir tanı ve tarama yöntemi yok. “Hastaların genellikle karında şişlik ve ağrı, sindirim bozuklukları, idrar sorunları ve bağırsak alışkanlıklarında değişiklik şikayetleri oluyor ama kadın hastalıkları ve doğum uzmanı yerine başka branş doktorlarına giderek vakit kaybediyorlar” diyen Prof. Dr. Mete Güngör, bu nedenle tanının ya rutin jinekolojik muayenelerde erken evrede ya da sıklıkla hastalığın tedavisinin zor olduğu ileri evrelerde konulabildiğinin altını çiziyor.

Kimler Risk Altında?

Yumurtalık kanserlerinin yüzde 10-15 kadarı kalıtımsal bozukluklar sonucu ortaya çıkarken geriye kalan yüzde 85-90’ının hangi nedenler ile oluştuğu tam olarak bilinmiyor. Ancak bazı durumlarda ve bazı kadınlarda yumurtalık kanserleri daha sık ortaya çıkıyor. Örneğin az doğum yapanlarda, erken adet görenlerde, geç menopoza girenlerde, infertilite sorunu olan veya infertilite tedavisi görenlerde ve genital bölgeye talk pudrası uygulayanlarda yumurtalık kanserleri daha sık görülüyor.

Doğum Kontrol Hapları Koruyucu Rol Oynuyor

Uzun süreli doğum kontrol hapı kullananlarda, çok doğuranlarda ve tüpleri bağlanmış veya alınmış olan kadınlarda ise hastalığa daha az rastlanıyor. Yumurtalık kanserlerinin yüzde 10-15 kadarı da aile bireylerinde kuşaktan kuşağa geçen kalıtsal genetik hasarlar sonucunda meydana geliyor. Bu hasarlardan en çok bilinen ikisi BRCA 1 ve BRCA 2 gen mutasyonları. Bu gen mutasyonları olan kadınlarda yaşam boyu yumurtalık kanseri görülme riski yüzde 20-40’lara kadar ulaşabiliyor. Bu nedenle ailesinde 2 veya daha fazla akrabasında meme ve yumurtalık kanseri olan kadınlarda BRCA1 ve BRCA2 gen hasarları araştırması gündeme geliyor. Doğum kontrol hapları yumurtalık kanseri riskini düşürüyor. Hastalığın, bir yıla kadar doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda yüzde 30; 5 yıldan uzun süre kullanan kadınlarda yüzde 70 daha az görüldüğüne dair pek çok araştırma mevcut. Aynı şekilde doğum sayısı arttıkça yumurtalık kanserinin görülme sıklığında azalmalar olduğu da tespit edilmiş durumda.

Yumurtalıklarda Kist Veya Kitle Tespit Edilirse

Yumurtalık kanserinin erken teşhisi çok önemli, çünkü hastalık sadece yumurtalıkta sınırlıyken tedavi edilebilme oranı yüzde 90-100 iken, ileri evrede yaşam süresi 5 yılda %40-50 ile sınırlı kalıyor. Yumurtalık kanserinde tedavinin cerrahi olduğunu söyleyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı/ Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, hastalığa bulunduğu evreye göre gerekli görülürse öncesinde ya da sonrasında kemoterapi de uygulanabileceğini belirtiyor. Hastalığa ileri evrede rastlanması durumunda jinekolojik organların tümü, bölgesel lenf bezleri ve üzerinde tümör bulunan diğer organlar geride hiç tümör dokusu kalmayacak şekilde çıkartılıyor ve ameliyat sonrası geride kalmış olan mikroskobik düzeydeki tümör hücrelerini de yok etmek için hastalara kemoterapi veriliyor. Erken evrede karşılaşılan hastaların tedavileri ise robotik veya laparoskopik olarak kapalı cerrahiyle yapılabiliyor. Tedavi gören hastaların yarısında takip eden 5 yıl içerisinde hastalığın tekrar görülme riski olduğu için kontrollerin de aksatılmaması gerekiyor.

Konuyla ilgili farklı bir yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et

Öne Çıkanlar